Kategorilendirilmemiş

Synonymes: Yeni bir ülke bulamazsın

Sene biterken, o senenin en sevilen filmlerini  listelemek bir nevi adet oldu. Ardı ardına önüme çıkan 2019’un en iyi filmleri listelerine göz atarken  sevdiğim filmleri düşünmeye başladım. Düşündükçe aklıma yalnızca bir tek filmin geldiğini fark ettim; 2019’da Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ödülüyle dönen İsrailli sinemacı Nadav Lapid’in Synonymes’i. Aslında pek çok iyi filme denk gelmenin mümkün olduğu 2019’u tek bir filmle anmak kimilerine haksızlık olarak gelebilir. Ancak Synonymes’in yaşadığımız topraklar için de tanıdık sayılabilecek bir konuyu ele alması, filmi bizler için farklı kılıyor.

Synonymes’in günümüz Türkiyesi’nde yaşayanlara tanıdık gelebilecek bir konusu var: Yaşadığı yerden nefret etmek. Synonymes’in baş karakteri  Yoav, ülkesi İsrail’den ve İsrail toplumundan tiksintiye varan derecede nefret ediyor. Ve aklına bir tek çözüm geliyor, İsrail’i terk etmek. Yoan, sırt çantasını alıp Paris’e gelerek Fransız olmaya karar veriyor.  Yoav o kadar radikal ki İbranice konuşmayı bile bırakıyor. Ait olduğu kimlikle bütün bağlarını koparmak ve ona bir daha asla dönmemek istiyor ve anadilini bir daha konuşmamayı yapabileceği en radikal eylem olarak görüyor.

Yoav, Paris’te kendisine yardım eden üst sınıfa ait Fransız bir çifle karşılaşıyor: Emile ve Caroline. Emile ve Caroline, Yoav’a her fırsatta yardım ediyor. Bir gece vakti Emile ile nehrin sularını izlerken Yoav’ın dudaklarından sıfatlar dökülüyor terkettiği ülkesi İsrail hakkında; “berbat, iğrenç, kokuşmuş, kaba, cahil, barbar, kötü niyetli, kötü kalpli…” Emile ise “ Bir ülke bunların hepsi olamaz, seç bir tane” diyor… Yoav sessiz kalıyor, belkide sadece bir sıfat ile yetinemeyecek olmanın hiddetini ve çaresizliğini yaşıyor. Bütün bir film boyunca hiddetle iç içe geçen bu çaresizliği izliyoruz zaten. Yoav’ı adım adım Paris sokaklarında takip eden kamera, bize onun yalnızlığını hissettiriyor. Ancak filmin yönetmeni Nadav Lapid filmin hiçbir noktasında bu yalnızlığı estetize etmiyor ve karaktere acımamızı engelliyor. Sonuçta bu yalnızlığı ülkesinden nefret eden Yoav seçti. 

Nadav Lapid, Altyazı Dergisi’nden Berke Göl ile yaptığı söyleşide filmin ortaya çıkışını şöyle açıklıyor;

 “ Memleketim Tel-Aviv’de yaşıyordum. Futbol hakkında, kültür-sanat meseleleri hakkında yazılar yazıyordum. Felsefe okuyor bir yandan da bol bol içip eğleniyordum. Sonra bir gün aniden, sanki ilahi bir ses bana İsrail’in batan bir gemi, körlerle dolu bir mağara, bir tür hastalık olduğunu söyledi. Ruhumu kurtarmak için bir an önce kaçıp gitmem ve bir daha dönmemem gerektiğini söyledi. Ruhumu kurtarmak için bir an önce kaçıp gitmem ve bir daha dönmemem gerektiğini hissettim. Birkaç gün sonra Charles de Gaulle Havaalanı’na indim… Kısacası bu aşk-nefret benim içime işlemiş bir şey. Zaten aşk-nefret ilişkisi, var olan tek ilişki türüdür. Örneğin samimiyet dediğimiz şey nefret olmadan nedir ki? “[1]

Lapid’in aşk ve nefret ikilemi üzerinden anlattığı arada kalmışlık hissini filmin neredeyse bütün anlarına sirayet ettiğini söyleyebiliriz. Kaldı ki, bu arada kalmışlığı ya da Yoav’ın film boyunca yaşadığı ikilemleri Nadav Lapid film diliyle de bize yansıtıyor. Bunu filmin belli bir janraya ait olmamasından çok güzel  görebiliyoruz. Yeniden Nadav Lapid’e kulak verirsek kendisi filminin biçim arayışını şöyle tarif ediyor; 

“ Film gerçeklikle, bir kişinin hayat hikayesiyle oynuyor ama aynı zamanda iki paralel düzlemin olduğunu da hissediyoruz hep. Bir yanda gerçek hayatın basitliği var, diğer yanda ondan yukarıda, başka bir boyut… Eşanlamlılar’ın büsbütün “gerçekçi” bir filmin olduğu söylenemez ama gizemli ya da bilimkurguvari bir tarafı olmadığı da aşikar. Böyle bir seçim yapmayı reddetmek, aynı zamanda filmin sınıflandırılmasını da reddetmek demek bana göre. (…) filmin başındaki ayrıntılar örneğin. Gerçekçi mi, pek değil. Sembolik bir anlatım mı var? Belki, ama sonuçta çekimler gerçekçi. Gerçekçi bir açıklaması olabilecek olaylar yaşanıyor ama bir yandan da bir tablo gibi görünüyor her şey, neredeyse kutsal bir imge gibi.”

Yoav’ın varoluşsal krizini, arada kalmışlığını dramatik öğelerle değil aksine absürt anlarla gösteriyor bize Nadav Lapid, hatta yer yer sarsıcı anlar da yaşatarak seyircinin her seferinde farklı hislere ulaşmasını da sağlıyor. Filmin beni en sarstığı anlar, Yoav’ın bi Fransız olamayacağını anladığı anlardı. Çünkü Yoav, idealize ettiği görkemli Batı dünyasının aslında pek de görkemli olmadığını fark etti  o anlarda.  Hatta bir öteki olarak Batılıların iki yüzlülüğünü deneyimledi.

Son yıllarda Türkiye’deki şovenizmden, tahakkümden bıkanlar için de ülkeyi terk etmek, başka yerlere gitmek yegane kurtuluş gibi görünmeye başladı. Sanki ruhlarımızı kurtaracak şey, yaşadığımız körler ülkesinden kaçarak yeni bir ülke bulmakla bitecek gibi görünüyor.  Synonymes’i izleyip, Yoav’ın arada kalmışlığını derinden hissedince gitmenin ve kaçtığımız şeyleri arkada bırakabilmenin mümkün olamayacağını bir kez daha hissediyoruz. Ve Kavafis’in dizeleri bize sesleniyor;

“Yeni bir ülke bulamazsın,

başka bir deniz bulamazsın.

Bu şehir arkandan gelecektir.

Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın.

Aynı mahallede kocayacaksın;

aynı evlerde kır düşecek saçlarına.

Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.

Başka  bir şey umma –

Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.

Ömrünü nasıl tükettiysen burada,

bu köşecikte,

öyle tükettin demektir

bütün yeryüzünde de.”[2]


[1]Altyazı Dergisi, 191.Sayı Eylül-Ekim 2019

[2]Konstantinos Kavafis, Çeviri: Cevat Çapan, Kavafis’ten Kırk Şiir, S.22