Kategorilendirilmemiş

Ulysses: Olmayan eve dönüş

Hakkında en çok konuşulan James Joyce eseri. Eseri demek istiyorum çünkü roman, şiir ya da destan arasında gelip giden bir tür. Teknik açıdan bir günü uzun anlatan bir kitap. Bir yandan da 36 saat [1]okuma ile onurlandırılan edebi bir şölen. Her sene  kitabın geçtiği kabul edilen 16 haziran 1904’e nazire edercesine  baş karakterlerden Leopold Bloom’un isim verdiği Blommsday  kutlanıyor. 

Ulysses; sadece bilinç akışı tekniği ile değil, çevirmenin güçlüğü, İrlanda tarihini anlatışı, incil referansları, örtük ya da doğrudan mitoloji göndermeleri ve  Joycevari(ne tam olarak İngilizce ne de İrlandaca) kelimeleri ile adeta  ömür boyu sürecek bir yolculuk, Nevzat Erkmen’in deyişiyle Kule’de bizi ne bekliyor? Karakterlerin isim seçiminden, diyaloglarda geçen kelime seçimiyle ve çevirisinin zorluğu ile tüm edebiyat kuramcılarının odak noktalarından biri. Öyle ki Ulysses, Jung en başta olmak üzere birçok düşünce insanını derinden etkilemiştir. Bu anlamda Ulysess’i okurken  önce  “Sanatçının bir genç adam olarak portesi”’nin Murat Belge çevirisini okudum.  Okuyucu olarak Armağan Ekici’nin çevirisinden, ve yakın zamanda vefat eden Nevzat Erkmen’in sözlüğünden istifade ettim.  

Onlar için de tarih, bütün diğer masallar gibi, bıktırana kadar tekrarlanmış bir masal, ülkeleri bir rehinci dükkanı[2]

Murat Belge’nin “Sanatçının bir genç adam olarak portesi’nin” son sözünde haklı olarak belirttiği gibi Joyce on sayfayla, ya da bir yazıyla anlatılabilecek bir eser değil. Bir yandan tüm kitaplarını , bütünleşik bir eser olarak görebiliriz. Söz konusu bu yazının amacı sizin yolculuğa çıkarken eve sağ salim dönmenizi sağlamaktır. Basit bir izlektir. Çoğu zaman okuduğumuz eserlerde çevirmenlerin katkısı geri planda kalır ama bu eserin Türkçeye kazandırılmasında her iki çevirmeni de ayrı ayrı takdir etmek gerekir. Ulysses’i ben 2 senede bitirdim, metni tam anlamıyla anladığımı söylemem oldukça iyimser bir varsayım olurdu. 

Kitap merkezine Dublin’i ve İrlanda tarihini alıyor.  Gerçek anlamda kitabı anlamanız için öncelikle Hristiyanlığın temel tartışmalarına aşina olmak gerekli.  Çünkü yazıldığı dönem içerisinde İrlandalı bir Katolik olmak nedir, ya da İngiltere- İrlanda çatışmalarını bilmeden referansları anlamak oldukça zor. Kitap boyu aforizmalar okuyucuyu hem tetikte tutar hem de bir yandan da üzerine düşünmeye davet eder. Bazen bir hoca öğrenci diyaloğundan, aniden Aristoteles’in hareket üzerine söylediklerine geçiliyor. Bazense bir Hristiyan azizi ironi üzerinden anlatılıyor.  Örneğin ruh üzerine kitaptaki tüm karakterlerin söyleyecek sözleri var. Katolik, Protestan mezheplerinin tartışmaları gibi gözükse de bazen İbn-i Rüşt, Musa gibi tarihsel figürler üzerinden de Teoloji üzerine büyük hesaplaşmalara yer veriliyor. Özünde Yahudi olmasına karşın , Bloom  içine doğduğu Protestan kilisesinin öğretilerine  de inanmamaktadır.   

Ama kitabın belki de en kuvvetli yanı mizahı denebilir. “Stephen çocuğun yanında oturup problemi çözdü. Cebirsel yöntemler kullanarak Shakespeare’in hayaletinin Hamlet’in büyükbabası olduğunu ispatlıyor.” [4]    Joyce sadece Shakespeare ile kalmaz Robinson Cruoese “Siyah ısıyı iletir, yansıtır( yoksa kırılım mıydı?) Ama açık renk takımla da gidemem”gibi sözcüklerle aslında karakterin zihin sürecine tanıklık ederiz. Bu yüzden aslında tüm Ulysses James Joyce’un ve onun kadar gerçek karakterlerinin zihin dünyasının temsillerini tahmin etme çabası diyebiliriz. Yer yer Joyce okumaları Kelam çalışanları hatırlatır bir havaya bürünüyor, Joyce’u nasıl anlamamız ve / veya adlandırmamız gerektiği bir ihtilaf konusu. 

Her ne kadar kitabın ana karakteri Mr Bloom olarak kabul edilse de kitap Stephen Dedalus ile başlar. Aslında  Dedalus Sanatçının bir genç adam olarak portesi’nden bir karakter olarak kitaba adeta devam eder. Terry Eagleton da Azizler ve Alimlerde bu okumayı sürdürecektir. Ve Eagleton da kitap karakterlerini ve İrlanda mitoloji karakterlerini, tarihi figürlerini kurguya dahil edecektir. Yola çıkmadan önce bu bilgilendirmeleri yapmanın faydalı olacağı kanısındayım.  Ben de edebiyat kuramcısı olmadığım için  daha güvenli hissetiğim bir alandan  bu izlenceyi çok sevdiğim bir film üzerinden yürütmeye devam edeceğim Trainspotting serisi.

“Kaçtığını sanıyorsun ama yine de kendinle burun burna geliyorsun. En uzak yola çıkan evine giden en kısa yolu bulur[5]

Trainspotting devam filmiyle beraber aslında 4 kafadarın macerasını odağına alır. Renton, Spud, Begbie, Sickboy( Simon) üzerinden İskoç gençliğinin uyumsuz gençlerini odağına alır.  Renton ikinci filmde koşuya çıktıkları sırada Spud ile konuşurken,  herkesin bağımlı olduğunu söyler. Spud Renton’a bağımlığını sorduğunda, Renton kaçmak oldunu söyler. Aslında Renton ilk filmin sonunda Londra’ya kaçtığında eve giden en kısa yolu bulmuştur. Tüm kadim hikayeler gibi aslında Trainspotting de bir eve dönüş hikayesidir, Ulysses de.  Renton nereye giderse gitsin hep yanına kendisini ve anılarını almaktadır. Renton ve Mr Bloom İskoçya ve İrlanda yenilmişlikleri üzerinden kendi hayatlarındaki yenilgilerinin izlerini aramaktadırlar.T2’de dolandırmak için gittikleri bir barda İskoçya üzerine bir şarkı ile ya da George Best üzerinden mizah üretmelerinde hep bu saklıdır. Kaybolan gençlikleri, kaybettikleri dostları ile beraber aslında bu 3 karakter de Ulysses’teki karakterleri anımsatır. Aslında Ulysses’in temel referansı olan Odysseia’dır. Bloom’un evden çıkışı/  Renton’un Londra’ya gidişi aslında Telemakhos’un yola çıkışıdır. T2 filminde  Renton’un Spud’ın hayatını kurtarması sembolik onu hayata döndürmesi oldukça mitik bir destanı anımsatır.  Dedalus iflah olmaz kafa karışıklığı ile aslında filmde Spud’ı anımsatır. 

“Tarih, dedi Stephen, uyanıp kurtulmaya çalıştığım bir kabus”[6]

Aynı Stephen gibi Renton da İskoç olmak üzerine o ünlü tiradını atar. Gerçekten de geçmiş Ulysses’te bir hayalet olarak karakterlerin peşindedir. T2 bu açıdan ilk filme nazaran biraz melankoliktir, gençliğe bir özlemi çağırır.  Bu açıdan Ulysses her okuyucuyu başka bir yolculuğa çıkarır. Trainspotting filmi de ilk bakışta sadece Uyuşturucu bağımlılığı ve kayıp bir nesli anlatır gibi görünse de asla “ Hayatı seç” sloganıyla aslında kapitalist anlayışla dalga geçer. Aslında ikinci filmde ölen arkadaşları Tommy’nin anısına gittikleri tren durağında ölüm ve hayat üzerine diyaloglar oldukça ilgi çekicidir. Simon Renton’u vicdanını rahatlamaya çalışmakla suçlar, saçma bir ritüel yaptıklarını öne sürer, seküler bir şekilde ölümü karşılar. Yine ölüm teması kitabın birçok kez değindiği bir meseldir.  Cesaer’i gömmekten söz açılır “Ama yine de ölünce üzerini örtecek birini bulması lazım, her ne kadar kendi mezarını kazabilirse de. Hepimiz böyleyiz. Bir tek insanlar ölülerini gömüyor. Yok, karıncalar da gömüyor. Kim baksa ilk dikkat edeceği şey bu.Ölüleri gömüyorlar.Robinon Crusoe gerçeğe uygunmuş diyorlar. O zaman Cuma onu gömmüş demek ki. Aslında her cuma bir perşembeyi gömüyor olaya böyle bakarsan.(….) Aslında düşünürsen kereste israfı gibi görünüyor bütün bu iş. Hepsi kemirilip gidiyor.[7]  Yine kitaptan ölüme dair bir başka alıntı vermek gerekirse “Ölüm dediğin ne ki, dedi, ananın ölümü,senin ölümün, benim ölümüm? Sen bir tek kendi ananın ölümünü gördün. Ben her allahın günü Mater and Richmond’da teker teker gebermelerini ve teşrih odasında işkembe gibi dilim dilim kesilmelerini görüyorumç Aynen hayvanlar gibi nalları dikiyoruz,hepsi bundan ibaret .Cidden hiçbir anlamı yok. [8]Renton da annesinin kaybı, eski kız arkadaşının anısı kadar yara açar. Aslında filmdeki karakterler yakın bir arkaşlarını kaybetmiştir, Simon bebeğinin ölümüne yol açmıştır. Ama karakterler çağın ruhsuzluğunu resmeder. Joyce’un çağının aksine aslında tam da bencil, ben merkezci ve toplumsal meselelerden uzaklaşmıştır. Tüm film aslında bir kayıp kuşağı anlatır.

Begbie’nin babasını o tren garında bitmiş bir alkolik olarak görürüz. Stephen’a göre de Baba; ümitsizlikle mücadele ederek, hayattaki lüzumlu musibetlerden biridir.[9]Eski kız arkadaşı bir avukat olmuş, bir zamanlar belki başka bir hayat mümkünmüş ama zamanla bu ihtimaller sadece birer anı olarak kalmış.  Bu açıdan Six feet under Nate’i,  ya da Nurdan Gürbilek’ten aktarmak gerekirse “Dönüşün muhteşem olabilmesi için kahramanın önce evi terk etmesi, sonra tehdit altındaki eve bir kurtarıcı olarak geri dönmesi gerekir. (…) bir daha dönmemek üzere babaevinden ayrılan asi oğul on yıl kadar bir Kurt Cobain-Nirvana-Erkin Koray bölgesinde konakladıktan sonra annesinin çağrısıyla Çukur’a döner.[10] Renton’ın eve dönüşü sonrasında Spud’ın hayatını kurtarır Simon’ın sevdiği kadını ayartır. Simon da onu Begbie’ye ispiyonlar, geçmiş ile hesaplaşma gibidir.  Filmin sonunda Veronika ekibi dolandırır. 

“(…)tanrıların o çürüyüp bozulma nedir bilmeyen sonsuzluğa açılan bir kapı[11]

Ulysses olmayan eve dönüş hikayesidir.   Büyü bozulmış, büyük anlatılar mitolojilerde kalmış. Dinler yozlaşmıştır. Nevzat Erkem önsözde Babil Kulesi metaforundan söz eder. Bu açıdan Ulysses bir Dublin’den ziyade bir evrensel ev imgesini anlatır. Her ne kadar kitap bir  günü anlatsa da, tüm Avrupa tarihi ve hristiyanlık tarihinin bahsi geçer. Okuyucuyu anlamak için tek yönlük bir yolculuk olan kendine yolculuğa davet eden, bir yanıyla da sonsuzluğa açılacak bir kapı. Okuyucusunun rahatını bozan, tarz değiştiren, ana karakteri ve ekseni değişen bir labirent. James Joyce bizi kendi zihin dünyasına hapseder ve Aynı Stephen gibi “anahtarsız” bırakır. “manevi olanla zamansal olanın,teolojiyle felsefenin aşkın kişisel bir Tanrı fikri ile buna denk düşen Öznelliğin ayırt edilmeleri ve sonunda da tarihi, ta yaratılışın yüreğine kadar sokan olgu: Cisimleşme[1]. Kitap boyunca yer yer beden ve ruh ikilemi üzerine döner durur tartışma. Bloom’un tanrısı nasıl bir tanrıydı, kilisesi var mıydı?  Aslında bana göre Ulysses yazılmış son destandır, son büyük anlatıdır. 

 “Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.Başka bir şey umma -Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok[2].” dense de her eve dönüş tamamen başka bir yolculuktur. Yoksa Trainspotting filmindeki Londra imajı gibi hiç gidilmeyen, ama gidilse iyi bir fikir olacak bir yer midir Dublin? –

Bu açıdan: “Ne? Nerede? Ben hiçbir şeyi hatırlayamam ki. Yalnızca fikirleri ve hisleri hatırlarım[3] kovulma, ait olamama, arada kalma duyguları açısından Ulysses ile hissiyat benzerliği kurmaya çalıştım. Ulysses bir yanıyla da yasla nasıl başa çıkmamız gerektiğini anlatan, tanrıyı imgelememiz gerektiğinden, ilk günahtan, Shakespeare eleştirilerine, Troya savaşından, varlık ve yokluktan, İrlanda’nın kurtuluşundan  söz etmekte. Aslında hem Trainspotting hem de Ulysses bittiğinde karşınızda okuyucuya/ seyirciye bir ayna tutar. “her hayat birçok günden oluşur, gün günü izler. biz kendi hayatımızın içinden yürüyüp geçeriz, yolda karşımıza hırsızlar, hayaletler, devler, yaşlılar, gençler, zevceler, dullar, aşık biraderler çıkar. Ama illa ki kendimizle karşılaşırız her seferinde.”


[1]Yaralı Bilinç- Daryush Shayegan S:27

[2]Şehir- Konstantinos Kavafis

[3]Ulysses Norgunk yayınları S:13


[1]Somewhere in this world, right now, someone else is telling a story. A different story. A saga, a romance, a tale of unforeseen death; it doesn’t matter. It’s sustaining the universe. That’s why we’re still here: You can’t stop stories being told.


— Doctor Parnassus, The Imaginarium of Doctor Parnassus

[1]https://www.eventbrite.com/e/bloomsday-2020-36-hour-live-stream-reading-of-james-joyces-ulysses-registration-108579235416

[3]Ulysses Norgunk yayınları S:30

[4]Ulysses Norgunk yayınları S:33

[5]Ulysses Norgunk yayınları S: 363

[6]Ulysses Norgunk yayınları S:39

[7]Ulysses Norgunk yayınları S:111

[8]Ulysses Norgunk yayınları S:14

[9]Ulysses Norgunk yayınları:204

[10]İkinci Hayat- Nurdan Gülbilek S:.35

[11]Ulysses Norgunk yayınları S:399

[12]Ulysses Norgunk yayınları S:13