Çeviri

Şimdiki geçmiş

Dünyanın en eski mağara resmine ev sahipliği yapan Chauvet’yi ziyaret eden ilk insanlardan biri olan John Berger, orada yaşadıklarını The Guardian için kaleme almıştı. O metni Utku Eroğlu, Punto okurları için çevirdi.

Güney Batı Fransa, Chauvet’de son Buzul Çağı’nın nispeten sıcak dönemi boyunca, hava günümüzden 3 ve 5 derece arasında daha soğuktu. Ağaçlar huş ağacı, sarı çam ve ardıçla sınırlıydı. Fauna, bugün soyu tükenmiş olan; mamut, megaceros geyiği ( İrlanda geyiği ), yelesiz mağara aslanları, avrupa bizonu, üç metre boyunda ayılar, ren geyiği, dağkeçisi, gergedan, ve vahşi atlar gibi bir sürü türü barındırıyordu. Göçebe avcı-toplayıcı insan nüfusu, seyrek ve 20-25 kişilik gruplar halinde yaşardı. Paleontologlar bu topluluğu, kulağa başlarda uzak, hatta zorlama gelebilecek bir terim olan Cro-Magnon olarak adlandırdılar. Ne tarım ne de madencilik vardı. Müzik ve takı yapılmaktaydı. Ortalama yaşam beklentisi 25’di.

Yaşarken işbirliği ihtiyacı günümüzle aynıydı. Ancak Cro-Magnon’un ilk ve daimi insan sorusu olan “ Neredeyiz? “e verdiği cevap ise bizimkinden farklıydı. Göçebeler, hayvanların ezici çoğunluğuna karşılık kendilerinin bir azınlık olduklarının kesin şekilde farkındaydı. Bir gezegene değil de, vahşi yaşama doğmuşlardı. Hayvanlara hükmedemiyorlardı; aksine hayvanlar dünyanın ve göçebe toplulukların çevresindeki daimi evrene hakimdi. Her ufkun ötesi daha fazla hayvandı.

Aynı zamanda hayvanlardan bariz şekilde farklıydılar. Ateş yakıp karanlığı aydınlatabiliyor, belirli mesafelerden avlanabiliyorlardı. Elleriyle bir şeyler tasarlayıp, kendilerine mamut kemikleriyle desteklenmiş çadırlar yapabiliyorlardı. Konuşabiliyorlardı ( belki de hayvanlar da ). Sayı sayabiliyorlardı. Bir yerden bir yere su taşıyabiliyorlardı. Ölüm şekilleri farklıydı. Muhtemelen hayvanlardan ayrı yaşıyorlardı, çünkü sayıca azınlıktılar. Hayvanlar da onları bu hallerinden dolayı mazur görüyor olmalıydı.

Sessizlik. Kaskımın lambasını kapattım. Karanlık. Karanlıkta, sessizlik öncenin ve sonranın arasında oluşmuş her şeye, bir yoğunluk katarak, ansiklopedik bir anlam taşır.

Önümdeki kayanın üstünde, kare şeklinde bir takım kırmızı noktalar var. Kırmızının tazeliği sarsıcı. Bir kokunun aniliği ve ana ait olması gibi ya da bir Haziran akşamı güneşbatarkenki çiçeklerin rengi gibi. Bu noktalar kırmızı oksit pigmentlerin avuç içine uygulanıp kayaya basılmasıyla yapılmış. Kendine özgü bir el bağlantısız bir küçük parmak sayesinde teşhis edilmiş, aynı elin diğer bir baskısı ise mağaranın başka bir yerinde bulunmuş. Farklı bir kayada da ,benzer noktalar, profilden resmedilmiş bir bizonun genel bir görüntüsünü oluşturuyor. El izleri hayvanın vücudunu kaplamış.

Karanlık.

Kadınlar, erkekler ve çocuklardan ve onların temelli olarak ayrılmalarından önce (mağarada 11 yaşlarında bir çocuğun ayak izleri bulundu.) bu gizlenme yerinde ayılar barınıyordu. Muhtemelen kurtlar ve diğer hayvanlar da burayı mekan edinmişti ama ayılar, göçebelerin mağarayı paylaşmak zorunda oldukları esas canlılardı. Ayı pençelerinin duvarlar boyunca bıraktığı çizikler ve ayak izleri ayının yavrusuyla nereye yürüdüğünü ve karanlıkta sezdiği yolu bize gösteriyor. Mağaranın 15 metre yüksekliğindeki en geniş kısmında ayıların kış uykusu boyunca uzanıp yattıkları çamur yüzeyde, sayısız çukur ve çöküntü var. Bu kısımda 150 ayı kafatası bulundu. İçlerinden biri özenli bir şekilde – muhtemelen bir Cro-Magnon tarafından – mağaranın en uzak noktasında kayadan bir kaidenin üzerine yerleştirilmişti.

Sessizlik.

Sessizlikte, mekanın genişliği ve büyüklüğü daha da fazla önem kazanmaya başlar. Mağara 500 metre uzunluğunda ve yer yer 50 metre genişliğinde. Mağara insan vücudunun içini andırdığı için geometrik ölçümler uygulanamıyordu. Dikili (stalagmite) ve sarkık (scalactit) kayalar, yumrulu dış duvarlar, koridorlar, kaya tortullarının jeolojik süreciyle oluşmuş çukur boşluklar, dikkate değer bir biçimde insan ya da hayvan organlarına ve parçalarına benziyor. Ortaklaşa sahip oldukları ne varsa akan bir suyun form verdiği şeyler olarak gözüküyordu.

Mağaranın renkleri de anatomiyle uyumluydu. Karbonat kayaları kemik ve işkembe renginde, dikitler (stalagmite) Scarlet kırmızısı ve çok beyaz, kalsit perdelerle betonlar ise turuncu ve mukusumsu yapıdaydı. Yüzeyler mukusla ıslanmış gibi ışıldıyordu. Büyük bir dikit (stalagmite), kısmen bir ince bağırsağa benzer biçimde büyümüştü (bir yüzyılda bir santimetre büyürler) ve uçlarına doğru olan tüpler minyatür bir mamutun dört bacağını, kuyruğunu ve gövdesini oluşturmuş izlenimi uyandırıyordu. Referans noktası kolayca kaçırılabilir olduğundan ressam 4 basit kırmızı çizgiyle küçük bir mamutu yakınlaştırmıştı.

Bir çok duvar resimlenmek için uygunken, dokunulmadan bırakılmış. Burada tasvir edilen 400 garip hayvan, doğadaki gibi hemen göze çarpmayacak şekilde dağıtılarak buraya resmedilmiş. Lascaux ya da Altamira’da olduğu gibi burada resimsel gösterimler bulunmuyor. Daha fazla boşluk, daha fazla gizlilik belki de karanlıkla beraber daha büyük bir karmaşa var. Yine de bu resimler 15.000 yıl öncesinde yapılmış olmasına rağmen bilhassa sonradan yapılmış diğer resimler kadar hünerli, dikkatle gözlenmiş ve incelikli. Öyle görünüyor ki, sanat kalkıp yürüyen bir tay gibi doğar. Ya da, daha az canlı bir biçimde söylenirse (karanlıkta herşey canlıdır): sanat yapmak için gerekli olan yetenek, sanata olan ihtiyaca eşlik eder; beraber sonuca ulaşırlar.

Çapı dört metre olan alçak, bir fincan şekline sahip yan bloğa giriyorum ve burada düzensiz kıvrımlı tarafları üzerinde, kırmızı renkte çizilmiş ve binlerce yıl sonra anlatılacak peri masallarında olduğu gibi üç ayı; erkek, dişi ve yavru var. Buraya çömelip izlemeye başlıyorum. Üç ayı ve arkalarında iki küçük dağ keçisi. Sanatçı kömür fenerinin titrek ışığıyla söyleşmeye başlıyor. Çıkıntılı bir tümsek, ayının ön patisini öne doğru atıp, patinin olanca ağırlıyla öne sarkmasını sağlıyor. Duvardaki çatlak ise kusursuzca dağ keçisinin sırt çizgisini takip ediyor. Şüphesiz ki sanatçı, bu hayvanları kesinkes ve çok yakından, karanlığın içinde gözünün önüne getirip çizecek kadar iyi tanıyor. Kayanın sanatçıya anlattığı, kayanın içindeki, -varolan diğer herşey gibi- hayvanlardı ve sanatçı, parmaklarındaki kırmızı pigmentle, hayvanları kayanın yüzeyine gelmeye, sürtünmelerine ve kokularıyla leke bırakmalarına ikna etti. Bugün, atmosferdeki nem oranından dolayı bir çok resmin yüzeyi ince bir zar tabakası kadar hassas. Kolayca bir bez parçasıyla silinip yok edilebilir. Bu yüzden, narin bir şekilde yaklaşılmalı.

Mağaranın dışına çıkın ve geçen zamanın telaşlı rüzgarıyla tekrar buluşun. Mağaranın içindeki her şey ana ait ve isimsiz. İçeride bir korku var fakat bu korku, koruma duygusuyla mükemmel bir dengede. Cro-Magnonlar mağarada yaşamadı. Pek azını bildiğimiz bazı ayinlere katılmak için mağaraya girdiler. Herhangi bir zaman zarfında mağaranın içinde bulunan insan sayısı 30’u geçmediği için bunların şaman ayini olduğunu savunan görüşler makul görünüyor.

Hangi sıklıkta mağaraya geliyorlardı? Nesillerinin sanatçıları burada çalıştı mı? Cevap yok. Muhtemelen hiç bir zaman olmayacak. Belkide onların buraya deneyimlemeye ve anılarını hafızaya taşıyarak, tehlike ve hayatta kalma, korku ve korunma duygusu arasında mükemmel bir denge yaşamanın özel anlarını duyumsamaya geldiklerini sezgilediğimiz için tatmin olmalıyız. Bir insan daha fazlasını niye umsun ki?

Chauvet’de hayvanların çoğu vahşi yaşamın içinde resmedilmişti. Fakat hiçbir yerde korkudan iz yoktu. Saygı, evet, kardeşçe bir saygı. Ve bu yüzden her hayvan resminde bir insan varoluşu var. Haz tarafından ortaya çıkarılmış bir varoluş. Buradaki her yaratık insan varoluşunun içerisinde, evinde gibidir. Tuhaf bir formülasyon ama inkar edilemez.

En uzak bölmede iki aslan, aşağı yukarı gerçek boyutlarında olacak şekilde siyah kömürle çizilmişti. Profilden yan yana duruyorlar, erkek arkada, dişi bana daha yakın, boyu erkeğinki kadar uzun ve ona paralel. Burada tek başlarına duruyorlar, tamamlanmamışlar (ön ayakları ve arka pençeleri eksik, ben hiç çizilmediklerinden şüpheliyim.) yine de bütün haldeler. Etraflarını saran aslan renginde sarp kayalık bir aslana dönüşmüş. Muhtemel ki, ressam hayvan çizimlerini tamamlamak için kayanın rengini kullanmış.

İkisini çizmeyi deniyorum. Dişi aslan, hem erkek aslanın içine geçmiş şekilde hem de yanında duracak biçimde çizilmiş. Bu kararsızlık, iki hayvanında aynı kontürü paylaştığı yerde marifetli bir elemenin sonucudur. Aslanın düşük kontür çizgisi, ikisinin de bel ve göğsüne ait ve bunu hayvana özgü bir zerafetle paylaşıyorlar. Kalan kontür çizgileri ise birbirinden ayrı. Kuyruk, sırt, boyun, alın ve burun çizgileri bağımsız, birbirlerine yaklaşıyorlar, ayrılıyorlar, birbirinden uzaklaşıyorlar ve erkek aslanın boyu dişi aslandan daha uzun olduğu için farklı noktalarda bitiyorlar. Ayakta duran iki hayvan, erkek ve dişi, en savunmasız ve daha az kürklü olan bel kısımlarından tek bir çizgiyle birleştirilmişler.

Emici Japon kağıdı üzerinde çiziyorum çünkü böyle bir kağıda siyah mürekkeple çizme zorluğunun, beni (yakılmış ve mağarada yapılmış olan) odun kömürü ile sert kaya zeminine çizme zorluklarına, biraz daha yaklaştırabileceğini düşündüm. Her iki durumda da hatlar asla itaatkar değil. Hafifçe dürtüp ikna etmek gerek.

İki ren geyiği, iki zıt yöne adım atıyor, doğu ve batı. Birbiri üzerine çizilmiş olmalarına rağmen aynı kontür çizgisini paylaşmıyorlar. Böylece üst kısımda olanın ön ayakları, aşağıda olanın yan kısmıyla kesişiyor. Tıpkı geniş bir kaburga gibi. Et ve tırnak gibi birbirinden ayrılmaz şekildeler. İkisinin de vücutları aynı altıgenin içine kilitlenmiş gibi. Üstte olanın küçük kuyruğu aşağıdakinin boynuzuyla ritim oluşturuyor. Tek bir işaret meydana getiriyorlar ve bir dairede bu işareti ortaya çıkarmak için dans ediyorlar.

Resim neredeyse tamamlanmak üzereyken, sanatçı kömürü bırakıp, parmağıyla koyu bir siyahı ( yüzdükten sonra oluşan saçınızın rengi ) aşağıdakinin beli ve gerdanı boyunca sürüp boyamaya başlıyor. Sonra aynı şeyi üstteki hayvan için de yapıyor, boyanın daha yumuşak bir etki yaratması için kayadaki beyazımsı tortu ile boya karıştırılıyor. Çizim yaparken, kendime, elimin ren geyiklerinin görünen ritmine riayet edip edemeyeceğini sordum. İlk çizimde bu mümkün olmayabilirdi. Hatta bu esnada bir çizgi çizerken yere düşüp kırılan bir kömür parçasıyla karşı karşıya kalmak da çok olası.

Bazı sürüler batıya yöneliyor. Bunlar arasında, yakındaki hayvanlar çok küçük, uzaklara gidenler devasa çizilmiş. Cro-Magnon resimleri sınırlara saygı duymuyor. Nereye gitmeleri gerekiyorsa oraya doğru akıyorlar. Birikinti halinde, üst üste, batık görüntüler çoktan oradalar ve sürekli olarak ölçek değiştiriyorlar. Acaba ne tür bir hayali mekanda yaşadılar?

Göçebeler için geçmiş ve gelecek mefhumu belki de başka bir yer tecrübesine boyun eğmek demekti. Bir şeyler ya gitti ya da bekletiliyor, başka bir mekanda başka yerde gizleniyor. Hem avcılar hem de avlananlar için iyi saklanmak hayatta kalmak için ön koşuldur. Hayat bir barınak bulmaya bağlıdır. Her şey saklanır. Gözden kaybolan ne varsa saklanmak için gider. Ölülerin ayrılmasından sonra, yokluk bir kayıp gibi hissedilir fakat bir terkedilmişlik hissi uyandırmaz. Ölüler başka bir yerde gizleniyor.

Eleştirmenler paleolitik ressamların, perspektifin temellerini bildiklerini hayretle belirtiyor. Bunu söylerken Rönesans perspektifini göz önünde bulunduruyorlar. Gerçek şu ki çizen ya da çizilen her kimse çok iyi bilir ki, bazı şeyler uzakta ve bazı şeyler daha yakındadır.. Değişen şey ise, bazı şeyleri gözlemleme deneyiminin öne çıkması ve diğerlerinin sönük kalmasının, mekânın ne anlama geldiğinin baskın görüşü içinde, resimsel olarak açıkça söylenmesidir. Bu görüntü kültürden kültüre farklılık gösterir. Perspektif bir bilim değil, bir umuttur. Geleneksel Çin sanatı dünyaya Konfüçyüsçü dağın zirvesinden baktı, Japon sanatı panoların çevresinde daha yakından baktı, İtalyan Rönesans sanatı fethedilmiş doğayı sarayın pencere ve kapılarının çerçevesinden inceledi. Cro-Magnonlar içinse mekan, aralıklarla devam eden görünüş ve yok oluşların metafizik bir alanıydı.

Erkek bir dağ keçisi, vücudu kadar uzun olan kıvrımlı boynuzlarıyla, beyazımsı kaya üzerine kömürle çizilmiş. İzlerinin siyahlığı nasıl tarif edilir? Karanlığı güven verici hale getiren bir siyahlığa sahip; öyle bir siyahlık ki hatırlanması güç olana adeta bir örtü oluyor. Hafif bir eğimden yukarı doğru yürürken, adımları hassaslaşıp, vücudu yuvarlaklaşır, suratıysa düzdür. Her bir çizgi iyi fırlatılmış bir ip gibi gergindir ve çizim, artık şimdiki zamana ait olan hayvanın ve meşale ışığında çizim yapan sanatçının kolu ile gözü arasında mükemmel şekilde paylaşılmış bir çift enerjiye sahiptir. Bu kaya resimleri, oldukları yerde, karanlıkta var olabilecekleri yerlerde yapıldı. Onlar karanlık içindi. Karanlıkta gizlenmişlerdi, öyle ki, somutlaşmış oldukları şey, görünür olan herşeyi geride bırakacak ve belki de hayatta kalacağına söz verecekti.

Cro-Magnon’lar, pek çok gizemle yüzleşen bir Varış (culture of arrival) kültüründe korku ve şaşkınlıkla yaşadı. Kültürleri yaklaşık 20.000 yıl sürdü. Şu ana dek iki- üç asır süren, durmak bilmeyen, baskın bir geri çekilme ve ilerleme kültüründe yaşadık. Bugünün kültürü ise, gizemlerle yüzleşmek yerine, ısrarla onun kenarından köşesinden dolanmaya çalışıyor.