Sanat

Trier’den tersine komedya: Jack’in yaptığı ev

Sanat dallarının tümünde, özellikle de edebiyatta sanatçılar kendi selefleri, soyları olarak görüp onurlandırmak istediği kişilere hürmeten ve/ya ithafen eserler ortaya koyarlar. Buna Rachmaninoff’un Chopin’in Bir Teması Üzerine Varyasyonlarından John Keats’in John Milton’ın bir tutam saçı için yazdığı şiire kadar pek çok örnek verebiliriz. Hürmet sözcüğünün anlamını neredeyse tamamen yitirdiği günümüzün aksine eski çağlarda sanatçılar işi daha da ileriye götürüyor ve kendilerini beslendikleri şairlere karşı borçlu hissediyorlardı. Her ne kadar sayıları birden fazla olsa da incelenmesi gereken en önemli ve en değerli zincirlerden bir tanesi halkalarını üç şaheserin teşkil ettiği, kronolojik sırasıyla şu silsiledir: Homeros’un Odysseia’sı, Vergilius’un Aeneid’i ve Dante’nin Komedya’sı.

Destanların hepsi esasen birer eve dönüş hikayesinden ibaret. Odysseia’da Truva savaşından sonra evine dönmeye çalışan Odysseus’un başından geçen maceralar konu edilir. Hakeza Aeneid’de Truva savaşından sonra halkı için yeni bir yuva kurma yolundaki Aeneas’ın serüvenleri anlatılır. Komedya’da ise Dante’nin hacısı nihai evine, cennete ulaşmaya çalışmaktadır. Üç şiirde ortak olan bir diğer nokta ise üç protagonistin de yollarının cehennemden geçmesidir. Homeros’un açtığı yolda ilerleyen ve selefini aşmak isteyen Virgil, Aeneas’ın hikayesi için Odysseus’unkini model alır. Dante ise tarihte yaşanan paradigma kaymasını müteakip antik dönemin yüce şairlerinin sonsuza dek cehennemde kalacağı gerçekliğini yüreğinde hissettiği borçluluk duygusuyla uzlaştırma çabası sonucunda akıl hocası olduğunu beyan ettiği Vergilius’u hacısının cehennemdeki kılavuzu olarak seçer.

Lars von Trier’in son filmi Jack’in Yaptığı Ev’de ise Komedya’nın tersine çevrildiğini görüyoruz. Jack’in yeryüzünde cennet olarak tasavvur edebildiği tek şey, daha sonra onun için Elysium’u teşkil eden, çarpıcı bir güzellikle gözlerimizin önüne serilen çocukluk döneminden bir sahne. Jack daha sonra yaşamının Araf’ı olarak nitelendirebileceğimiz, filmin hiçbir aşamasında bize gösterilmeyen ve bahsi dahi edilmeyen (belki annesinin Jack’in hayatını daha iyi idame ettirebilmesi için mimar olmasına izin vermeyip onu mühendis olması için teşvik ettiğinden bahsetmesi istisnasıyla) büyüme döneminden geçtikten sonra cehennemine adım atıyor ve film böyle başlıyor.

Eser vermeye yeni başlayan bir sanatçı olan Jack’in ilk dönem yapıtlarında ister istemez Apolloniyen yönelim daha ağır basıyor ve bu formasyonun sanatçının kimliğinde obsesyon olarak tezahür ettiğini gözlemleyebiliyoruz. On iki senelik süreç içerisinde izleyiciye gösterilen beş sanat eserinde her ne kadar zamanla deneyselliğe kayış gerçekleşiyormuş gibi görünse de bunu üçüncü eserde Apolloniyen ve Diyoniziyen yönelimlerin dengeye oturması (eserin yoğunluklu Diyoniziyen icrası ve son karedeki elli karga ve ailenin sunumunun Apolloniyen hazırlanışı), sonra Diyoniziyen tarafın ağır basması ve sonunda Jack’in en baştan itibaren asıl amacı olan evini inşa etme eylemini tamamen Diyoniziyen bir coşkuyla nihayete erdirebilmesi olarak da yorumlayabiliriz.

Jack’in hikayesini izlerken filme adını veren evin neyi temsil ya da sembolize ettiği sorusu sürekli olarak aklı kurcalıyor, zira Jack ile Vergilius diyaloglarında ekseriyetle sanatın doğasını mevzubahis ediyorlar ve ev konusu üzerinde fazla durmuyorlar. Jack’in evin maketlerini yaptığını ve sonra parçaladığını görüyor, evi tam üç kez yaptırdığını söylediğini duyuyor, bir kez de cüruf briketinin yanlış malzeme olduğunu belirttikten sonra belli bir yere kadar inşa ettiği evini buldozerle yıktırmasını izliyoruz.

İkili arasında çözülümünü evde bulacak sohbetlerin hepsini buraya dahil etmek ele alınan konuların her birinin münferit yazılar hak ediyor olmasından ötürü mümkün olmasa da içlerinden iki temel başlık alıp incelemek Jack’in öldürme eylemini nasıl ve neden bir sanat dalı olarak gördüğünü de anlamaya yardımcı olacaktır. Sokak lambaları altında yürüyen adam metaforunda yaratılan acı ve haz dualitesi, yürüyen kişiyi sanatçı ve sokak lambalarını da yarattığı ve yaratacağı sanat eserleri olarak düşündüğümüz zaman çarpıcı bir alegoriye dönüşüyor. Bu anlatıyı gelmiş geçmiş en güzel ve muzip manifestolardan biri niteliğindeki Dorian Gray’in Portresi’nin önsözünün ikinci paragrafıyla birlikte ele aldığımız vakit, Jack’in kendisini ve eserlerini nasıl gördüğünü daha iyi anlayabiliyoruz.

Filmden alacağımız ikinci başlığı ise Buchenwald toplama kampı anlatısı oluşturuyor. Haysiyet, kültür, iyilik ve insanlık gibi değerlerin sembolü Goethe’nin Buchenwald toplama kampının ortasındaki meşe ağacının dibinde insanlık için çok önemli kitaplar yazdığı aktarılarak çirkin şeylerin içinde güzel şeylerin yer alabileceği düşüncesi veriliyor. Sanatçının, Oscar Wilde’ın da bize hatırlattığı gibi, güzel şeylerin yaratıcısı olduğunu, sanatın bütünüyle yararsız olduğunu ve yararsız bir şey yapmanın tek bahanesinin yaratılan şeye duyulan muazzam bir hayranlık olabileceğini düşünürsek, Jack’in bize Hegel’den miras kalan sanat dalları tanımından nasıl sıyrıldığını kolaylıkla görebiliyoruz.

Evin sırrı ise Jack ve Vergilius evin altındaki delikten cehenneme girmeden hemen önce ortaya çıkıyor. Yanlış malzeme kullandığından yakınan ve ilahi materyale ihtiyaç duyduğunu söyleyen Jack en sonunda evini o güne kadar ürettiği bütün sanat eserlerini bir araya getirerek oluşturuyor. Sanatçının başyapıtını sembolize ediyor olarak yorumlayabileceğimiz ev, sanatçının ancak bütün yapıtları bir araya getirildiğinde oluşturulabilen birbirine bağlı bir bütün, ama aynı zamanda cehenneme açılan kapının, yani ancak sanatçının ölümüyle tamamlanmasının işaret ettiği üzere müteşekkil olduğu parçalardan fazlasına tekabül eden bir yapı. Bir sanat eseri olarak Jack’in Yaptığı Ev’den bir adım gerilediğimizde ise Lars von Trier’in kendi evini adım adım inşa ettiğini görüyor ve başyapıtını mümkün olduğunca geç ortaya koymasını diliyoruz.