Yaşam

Yerel seçimlere doğru kent hikayelerinde aykırı örnekler

Türkiye’de, kimilerine göre son dönemlerin en “ruhsuz” ya da “zaten sonucu belli”,  kimilerine göre ise “bir beka seçimine dönüşen” yerel seçimlere doğru gidilirken, en ileri örneklerde dahi çoğu belediye başkan adayının ulaşım/trafik sorununun  iyileştirilmesi, gençlik/kültür merkezleri ve kütüphaneler açılması gibi standart seçim vaadlerinin ötesine geçemediği görülüyor. Seçmenler açısından da bir kurum olarak “belediye”, rantın ve mikro-iktidar alanının olmazsa olmazı olarak çoktan kabullenilmiş. Oysa Dünya’da “şehircilik” tartışmaları en popüler zamanlarının tadını çıkartıyor, kentlerin sadece inşası ya da yeniden inşası değil çevre ve teknoloji ile uyumu, “iyi tarım” politikaları ile elde edilen mahsüllerin en hızlı ve maliyet açısından verimli şekilde son tüketiciye ulaştırılması, koruyucu sağlık hizmetlerinin kent yaşamına içkinleştirilmesi gibi tartışmalar ve bunların uygulamaları kent sakinleri için çok daha önemli hale geliyor.

Bir itiraz hareketi: Cittaslow

Bazı “aykırı örnekler” kent yaşamına ilişkin alternatif yaklaşımlarda göze çarpıyor. Bu yaklaşımlar arasında adından en çok sözettiren hareketlerden biri de kuşkusuz Cittaslow hareketi. 1986 yılında, Roma’da İspanyol merdivenleri yakınında açılan ilk McDonald’s, İtalyan gazeteci Carlo Petrini ve arkadaşlarını o kadar öfkelendirdi ki bu öfke “Herkes için iyi, temiz ve adil gıda” sloganıyla başlayan Slow food (yavaş yemek) hareketini doğurdu. Kısa sürede dünyanın farklı bölgelerinden de pek çok destekçi bulan bu hareket Cittaslow (Yavaş Şehir), Yavaş Yaşam, Yavaş Alışveriş, Yavaş Seyahat, Yavaş Mimari, Yavaş Moda ve Yavaş Okuma gibi alt dalları olan ve bütününe Yavaş Hareketi denilen bir tür “itiraz” hareketine dönüştü. Öyle ki Yavaş Gezegen vizyonuyla 1999 yılında Geir Berthelsen tarafından The World Institute of Slowness (Dünya Yavaşlık Enstitüsü) kurulmasına kadar vardı bu iş. Enstitü, dünyanın yavaşlamaya ihtiyacı olduğunu savunmakla birlikte yavaşlığı, her şeyi yavaş yapmak olarak değil de; hayatın her alanındaki aktiviteleri tatmin edici bir şekilde, keyif alarak ve olması gerektiği hızda gerçekleştirmek olarak açıklıyor. Bu bütünlüklü “itiraz” hareketinin bir parçası olan Cittaslow ise 1999 yılında İtalya’da, şu anda onursal başkanlığa layık görülen Greve-in-Chianti eski belediye başkanı Paolo Saturnini’nin de olduğu dört küçük kentsel yerleşimin (Greve-in-Chianti, Orvieto, Positano, Bra) belediye başkanları ve Slow Food kurucusunun girişimleri ile kuruldu. Cittaslow Hareketi Türkiye internet sitesinde çıkış felsefelerini şu sözlerle(1) açıklıyor;

“Küreselleşmenin etkisiyle şehirler hızlı çalışılan, hızlı yaşanılan ve üretmekten çok tüketen, kendi kendine yetmeyen yaşam alanları haline gelmiştir. Kentler, kuruluş amaçları olan insanların bir arada güven içinde yaşadıkları yerler olmaktan çıkmış, insanların daha hızlı hareket etmeleri ve daha hızlı çalışmaları için tasarlanan mekanlara dönüşmüştür. İnsanların birbirlerinin sıcaklığına sığındıkları, sosyalleştikleri, el emeklerini birbirlerine sundukları sosyal korunaklar olmaktan gittikçe uzaklaşan kentler, insanların tüketim için yaşadıkları sahneler halini almıştır. Yaşamın hızlanması sonucu insanlar daha hızlı yemek yemek, daha hızlı alışveriş yapmak, gidecekleri yere daha hızlı varmak için belli bir tempo içinde koşturup durmaktadırlar. Bu yaşam tarzı bakkallar, manav, terzi gibi küçük esnaf yerine AVM’leri, çocuklarımızın oyun oynayacağı alanlar yerine otoparkları, daha çok park ve yeşil alan yerine geniş otoyolları hayatımıza sokmuştur. İnsanın en önemli değeri olan kısıtlı yaşamını sağlıksız yiyecekler, hava kirliliği, trafik, yalnızlık ve tüketimle harcaması modern yaşamın vazgeçilmezi olarak sunulmuştur. Popüler kültürün de desteklediği hayatı yaşamak için zamanı olmayan, işine arabasıyla hızla giden, oturup kahve içecek bir yarım saati bile olmadığı için yürürken kahvesini içen, yetişmesi gereken bir yerler olduğu için yemekten zevk almak yerine ayakta hızlı bir şekilde “beslenen”, komşularını veya yerel esnafı tanımayan modern insan modelinin sürdürülebilir olmadığı ortadadır.

Bu yaşam tarzı modern insanda depresyon, kalp hastalıkları ve kanser gibi birçok hastalığa neden olmasının yanı sıra; kentleri de sürdürülemez hale getirmiştir. Hızlı yaşam tarzının oluşturduğu kentler artık kendi kendine yetmemektedir. Bu kendi kendine yetmeyen kentler de, sadece yakın çevresindeki değil, dünyanın birçok köşesindeki kaynakları, üstelik binlerce kilometre uzaklıktan getirterek yok ederken, aynı zamanda hem doğayı hem insanları tüketmektedir. İnsanların daha çok tüketmesi, bir yerden bir yere daha hızlı gitmesi için tasarlanan kentler insanları doğadan ve birbirlerinden kopartmış ve tek alternatif haline gelmiştir. Tüketim odaklı hayatın insanlara mutluluk ve huzur getirmediği, insanların farklı bir yaşam biçimi aramaları kentsel boyutta Cittaslow hareketini ortaya çıkarmıştır. Cittaslow felsefesi yaşamın, yaşamaktan zevk alınacak bir hızda yaşanmasını savunmaktadır. Cittaslow hareketi, insanların birbirleriyle iletişim kurabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, kendine yeten, sürdürülebilir, el sanatlarına, doğasına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkan ama aynı zamanda alt yapı sorunları olmayan, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan, teknolojinin kolaylıklarından yararlanan kentlerin gerçekçi bir alternatif olacağı hedefiyle yola çıkmıştır.”

2010’lu yıllara gelindiğinde Roma’da McDonald’s “dükkanı” sayısı çoktan 20’yi geçmiş, Dünya’da ise Cittaslow kriterlerini yerine getiren 30 ülkeden 236 kent bu harekete dahil olmuştu. Bra’da (İtalya), kamu yapılarında güneş paneli kullanımı teşvik edilmeye başlanırken, Mendrisio’da (İsviçre), 2003 yılında elektirikli araba kullanımını teşvik eden bir sürdürülebilir hareketlilik programı olan “InfoVEL” başlatılmış, San Vincenzo (İtalya), alternatif enerji kullanımının ve evsel atıkların geri dönüşümünün teşviki ve yaygınlaştırılmasına başlarken , endüstriyel atıkların kompostlanması ile hava ve su kalitesinin iyileştirilmesinde önemli adımlar atmıştı. Hersbruck (Almanya) “Holz aus der Frankenalb” girişimi ile yöreye ait odunlardan elde edilen odun talaşını biyo yakıt olarak kullanarak kent içindeki kullanımı, doğal gaz kullanımının dört katına çıkardı.

Bizim Cittaslowlarımız

Türkiye’de ise son olarak Gerze’nin (Sinop) de katılımı ile kriterleri yerine getiren kent sayısı 15’e çıktı. Seferihisar (İzmir), hareketin Türkiye’den ilk üyesi olmakla birlikte, Belediye Başkanı  Tunç Soyer Cittaslow Uluslararası Başkan Yardımcılığı ve Cittaslow Türkiye Koordinatörlüğünü de üstleniyor.

Genel olarak iyi uygulamaları ile anılan Cittaslow’a üye kentlerde zaman zaman yerel yöneticilerinin ve “kent ileri gelenlerinin” Yavaş Hareketi’ni bütünlüklü bir şekilde anlayamamalarından dolayı hareketin “felsefesi” ile çelişen örnekler görülebiliyor. Ayça Özmen(2) ve Mehmet Cengiz Can(3) “Cittaslow Hareketi’ne Eleştirel Bir Bakış “(4)  adlı makalelerinde bu durumu şöyle örneklendiriyorlar: “…Ancak, Cittaslow yerleşimlerinin birçoğunda bu üyelikten beklenilenin, yukarıda da değinildiği anlamda yerel ekonomilerini hızlıca geliştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Turizm odaklı ekonomik gelişim modeline sarılarak yerel niteliklerini uluslararası pazara sunmanın yolunu aramaktadırlar. Fakat, yavaşlıklarını ve unvanlarını fazlaca sergiledikleri takdirde, değişim de kaçınılmaz olarak artar. Bu yaklaşımın kontrolsüz ve plansız gelişimi, yenilenemeyen kaynakların hızlıca zarar görmesine neden olmaktadır. Örneğin, Seferihisar’da, Cittaslow Birliği’ne katılımın hemen ardından, Sığacık kentsel sit alanında, üç ay gibi kısa bir sürede tamamlanması öngörülen sokak sağlıklaştırma çalışmaları ile ev pansiyonculuğunu geliştirmeye yönelik koruma ve onarım uygulamalarına başlanmıştır. Taraklı’da da, benzer bir durumla Cittaslow üyeliliğinin ardından gerçekleştirilen koruma-onarım çalışmalarının oranı, önceki yıllara göre daha yüksektir. Yine, kentin Cittaslow üyeliğini gerçekleştiren Taraklı Belediye Başkanı’nın metruk yapıları göstererek “bir an önce virane evlerden kurtulmamız gerekiyor” söylemi ile hızlı bir restorasyon süreci hedeflediği anlaşılmaktadır (Milliyet Gazetesi, Aralık 2014). Cittaslow üyeliğinin tarihi çevre bilincini arttırması olumludur. Ancak, onarım çalışmalarının “bir an önce”, diğer bir deyişle hızla yapılması; kararların acele verilmesi, gerekli özenin gösterilememesi kaynakların bilinçsizce tüketilmesi gibi olumsuz sonuçlar yaratabilir. Bu tutum hem kaynakların hem de Cittaslow üyeliğinin sürdürülebilirliğini güçleştirir…”

Sakarya’ya bağlı Taraklı’da yer alan “Taraklı Termal Tesisleri”nin internet sitesi (5) 1.300 daire, 31.200 devre mülk olduğu söylenen projelerini reklamlarında “Sakarya’nın güneydoğusunda yemyeşil ormanların arasında parıldayan Taraklı, uluslararası sakin şehir (Cittaslow) ağına giren Türkiye’deki 8 adresten biri.” olarak tanıtıp, Cittaslow değeri üzerinden devremülklerin satışının pazarlanması yine bu “eleştiri” çerçevesine girecek gibi gözüküyor.

Cittaslow kent hayatının nasıl olması gerektiğini yeniden sorgulattıran bir “itiraz hareketi”, kurallarının ve kurullarının dinamik yapısı  ile görülmeye ve yaşanmaya değer kentler için aynı zamanda bir rehber niteliğinde. Çözemeyeceği ve belki de çözmek gibi bir iddiasının da olmadığı “makro-politik” meselelerde ise bütünlüklü bir eleştiriyi her zaman hakeden “iyi niyetli” bir hareket olarak yoluna devam ediyor.

Türkiye’yi Cittaslow ile tanıştıran ve yayılmasına öncülük eden Tunç Soyer ise bu yazı kaleme alındığı sıralarda “Yavaş Şehir Seferihisar”dan çıkarak İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı oldu. Bir ilçe belediyesinde kolektif olarak karar verildiğinde ve kent sakinlerinin desteği alındığında pekala uygulanabilir bir modelmiş gibi gözüken “Yavaş Şehir”, nüfusun 4.5 milyona dayandığı İzmir için uygulanabilir mi ya da Tunç Soyer’in böyle bir iddiası var mı henüz bilinmiyor.

CHP İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Tunç Soyer

“Yerli ve Milli” aykırı örnek: Ovacık Belediyesi

Kent Hikayelerinde diğer bir aykırı örnek ise Ovacık (Tunceli) Belediyesi. Ovacık Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu ayağını yine Ovacık’ta yaptıklarına basarak Tunceli Belediye Başkanı Adayı. Ulaşımın ücretsiz olduğu ve zaman zaman “Komünist belediye başkanı, ‘halka hesap verdi’”(6) ya da “Makam aracı yok, maaşı işçiden az“(7)  gibi haberler ile gündeme gelen Ovacık Belediyesi ile Cittaslow örneklerinin temel ayrımı ise az önce bahsettiğimiz “makro-politik” meselelere olan yaklaşımları.“Sınırlı Sorumlu Ovacık 94 Mahallesi Tarımsal Kalkınma Kooperatifi” neden organik ve kolektif üretim yaptıklarını, kadın istihdamına yaklaşımlarını vb. konuları  şöyle açıklıyor (7);

“Bu sistem içinde gıda egemenliğini tek başına kapitalizme bırakırsak sağlıklı gıdanın hayal olacağını bilmemiz gerek. Çünkü kapitalizm üreticilere kullanması gereken tohumu, ilacı, kimyasal gübreyi, fiyatı dayatır ve de çiftçiyi kendine bağımlı hale getirir. Biz gıdadaki endüstriyel üretim tarzına karşı geleneksel üretimi savunuyoruz ve sisteminin merkezine üretici ile tüketiciyi koyuyoruz. Aracı ve tüccarları aradan çıkarıyoruz, üreticiden tüketiciye ulaştırıyoruz.  

…Günümüzde tüketici, besin değil ambalaj satın alarak, güzel ambalajlar içerisinde yer alan ancak sağlığı son derece tehlikeye atan, besleyici değeri neredeyse kalmayan ürünlere mahkum hale geliyor. İnsan ömrü, raf ömrüyle ölçülüyor. Endüstriyel tarım bunu gıda güvenliği ve hijyeni adı altında pazarlama ve reklam hileleri ile yapıyor.

Kapitalist fiyat politikalarına karşı adil fiyat politikasını savunarak sağlıklı, organik gıdaya ulaşımı temel bir hak olarak görüyor ve üst sınıfların tekelinden çıkarıyoruz. Ürünlerimizin alış ve satış fiyatını üreticilerimizle beraber belirliyoruz. Asla sermaye oluşturma amacı taşımıyor, gelirimizi yalnızca kooperatif fonlarına aktararak toplumla paylaşıyoruz.

Emeği sömürü alanı olarak değil , örgütleme alanı olarak görüyor, ağır işler hariç kadınlarımızı istihdam ediyoruz ve insanca bir yaşam için çalışanlarımızın haftalık çalışma saatlerini 39 saatle sınırlandırıyoruz. Mevsimlik çalışan işçilerimizin sgk girişlerini yaparak sosyal güvenliklerini sağlıyoruz. Hasadımızı , ürün eleme ve paketleme işlerini mümkün olduğunca elde yaparak iş imkanı yaratıyoruz.

Bir bitkiyi ekerken diğer canlıların da o toprakta yaşam hakkı olduğunu savunuyoruz. Toprağımızı asla kimyasal gübre ve ilaçlarla kirletmiyoruz. Bakliyat paketlemede ambalaj olarak bez torba kullanıyoruz. Bez torbalarımızı Pülümür ve Ovacık ilçemizde kadınlarımıza yaptırıyoruz.”

Şeffaflık konusunda da örnek Belediye olmayı sürdüren Ovacık Belediyesi 3 yıldır belediyenin gelir gider tablosunu halka duyurmak için Belediye Binası’nın dışına herkesin göreceği şekilde asıyor. Diğer yandan Fatih Maçoğlu ilçenin turizm potansiyelini şu sözlerle açklıyor “Her yıl yaklaşık 100 bin kişi Ovacık’ı ziyaret ediyor. Özellikle gençler çadır kurup kamp yapmak için ilçemize geliyor. Artık konaklama yerlerimiz de var. Gelenler yöreden ayrılmak istemiyor. İlçeden ayrılırken Ovacık yönüne giden araçları saydım. Tam 157 otomobil Ovacık’a gidiyordu. Çok mutlu oldum. İlçemize yatırım yapmak isteyenler var. Bu da bizi ayrıca memnun ediyor.” (8)

TKP Tunceli Belediye Başkan Adayı Fatih Mehmet Maçoğlu

Aykırı örnekler sürdürülebilir mi?

Merkezi planlama ve program olmadan kentlerin ideal refah düzeyine ulaşmaları hala zor gözüküyor. Fakat en önemlisi “aykırı örnekler”in hayata geçirdiği çoğu uygulamanın günümüz dünyasında bir “çiçek çocuk rüyası” değil bir zorunluluk olduğunun hem merkezi otoriteler hem de kent sakinleri tarafından anlaşılması. Gıda güvenliği, çevre ve teknoloji ile uyum, koruyucu sağlık hizmetlerinin kent yaşamına içkin hale gelmesi vb. başlıklar geleceğin kentlerinin olmazsa olmazları.

Bu örneklerin çoğalması, başarısı ve sürdürülebilir olmasının sırrı ise “makro-politik” meseleler ile ilişkileri. Ülkelerin bütünlüklü eğitim sistemleri, sağlık politikalarına bakış açıları, verimli tarımsal arazilerin kullanımının düzenlenmesi gibi merkezden yereli doğrudan etkileyecek bir çok başlık var. Ve her bir başlık siyez buğdayının ekildiği araziyi, kıvırcık koyunun otladığı merayı, bin yıllık zeytin ağacının olduğu toprağı bir maden sahasına ya da toplu konut şantiyesine dönüştürebilecek  kuvvette. “Kent sakinleri”nin bu anlamda “makro-politik” meseleler üzerindeki etkileri, el işi ahşap oymaların sergilendiği tezgahları üç saniyelik bir “instagram postu” olmaktan çıkarabilir. “Aykırı örnekler” seçmen ya da daha doğru tanımı ile “kent sakinleri” tarafından ne kadar sahiplenilecek ve uygulamaların devamlılığı nasıl sağlanacak bunu 31 Mart seçimlerinde ve ilerleyen yıllarda göreceğiz. Diğer yandan “aykırı örneklerin” çoğalıyor olması bugün için sadece geleceğe dair umutlu olmaya yetiyor.

Dipnotlar:

(1) https://cittaslowturkiye.org/

(2) Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi, Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Anabilim Dalı, İstanbul

(3)Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi, Restorasyon Anabilim Dalı, İstanbul

(4) http://planlamadergisi.org/jvi.aspx?pdir=planlama&plng=tur&un=PLAN-95967

(5) https://www.taraklitermal.com.tr/tarakli

(6) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201802051032104689-tunceli-ovacik-fatih-mehmet-macoglu-gelir-gider-tablosu-komunist-baskan/

(7) https://www.ovacikdogal.com/ic/hakkimizda

(8) https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/makam-araci-yok-maasi-isciden-az-2584292/