Sanat

La paranza dei bambini: Kötülüğün sıradanlığı ve kozmik küskün olma hali

Claudio Giovannesi’nin yönetmenliğini yaptığı 69. Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) en iyi senaryo ödülünü kazanan “La paranza dei bambini” odağına İtalya’nın Napoli bölgesindeki bir genç çeteyi alıyor. Film genç kenar mahalle çocuklarının hiç de farkında olmadan kötülüğe bulaşmalarını konu ediniyor. İnsan doğası, kötülüğün sıradanlığı üzerine düşünmeye davet ediyor. Alışıldık suç filmlerinin aksine, Nicola’nın suça sürüklenişi oldukça doğal bir süreç içerisinde gerçekleşiyor. Film, temposu yüksek, bir ‘suç filmi’ izlenimi yaratsa da, aslında bir grup sıradan gencin dünyasına ışık tutuyor. 

Filmin başkarakteri Nicola, mahallesindeki arkadaş grubunun lideri konumundadır. Annesi ve küçük kardeşi ile birlikte sıradan bir hayat sürdürmektedir. Eğitimsiz, başıboş ve fakir bir grup genç arkadaşı ile Napoli sokaklarında motorsiklet ile dolanırlar. Serseri, toy ve şiddet eğilimleri, bize tam bir getto gençliği imajı gösterir. Nicola ve çetesi büyüklerin dünyasına ve zenginlerin dünyasına imrenmektedir, ama oraya ait değildirler. Nicola’nın annesi zor şartlarda yaşamasına rağmen yerel mafyaya haraç ödemektedir. Napoli, çetelerin mücadele alanı gibidir, köşebaşında silahlı adamlar, uyuşturucu ticareti, tehdit,  haraç gibi eylemler Napoli’nin normalidir.  Nicola ve çetesi genç yaşın verdiği cesaret ile bir kuyumcuyu soymaya giderler. Eylem başarılı olur, ama mekanın güvenliğini sağlamak için haraç alan daha büyük bir çete  tarafından yakalanırlar. Nicola bu soruşturma sırasında; para kazanmak istediğini söyler büyük çetenin liderine ve artık Nicola ve arkadaşları için “büyümek” ve masumiyeti geride bırakma zamanı gelmiştir. 

“Dünya her şeye muktedir bir bireyin istediği şekilde eğip bükebileceği yumuşak bir maddedir sadece”

Terry Eagleton “Kötülük üzerine bir deneme” kitabında kötülüğün doğası üzerine saptamalar yapar. Kötülük bir yanıyla saf olmamayı kapsar, klişe bir metafor olarak kirlenme, adapte olma, alışma v.b. şekilde karşılaştığı haksızlığa benzeşmeyi içerir.  Ufak ihlaller, güç gösterileri, yasadışı işlere bulaşma ve benzeri bir şekilde aslında mahalleye adapte olmak. 

Nicola ve çetesi; torbacılık yaparak mahallede statü kazanır. Daha önce istedikleri ama alamadıkları kıyafetleri alırlar, Nicola daha önce tanıştığı ve çekindiği kızın sevgilisi olur, annesini haraçtan muaf tutar. Sınırı hafif aşarak, yasaları çiğneyerek güç elde eder. Bunları yaparken oldukça çocuksu bir tavırla yaparlar. Eğlenirler, kutlarlar. Bir vicdan azabı ya da suçluluk hissetmezler. Karakterlerin hepsi işin eğlencesindedir. Hayat yolundadır. Çete’nin başındaki “Baba” düğün sırasında göz altına alınır. Tam da çetenin önünde otoritesini yitirir. Babayı öldürmek  Freud’un Totem ve Tabu kitabında incelendiği üzere ilk dinsel yasaktır. Baba( totem/ ata/ otorite) bilinçlerde bir insandan öte güçlü bir hayvan, bir totem halini alır. Böylece baba artık toplum tarafından ulaşılmaz bir yere konur. Baba’nın ölümü, gidişi veya otoritesini kaybetmesi sonucu bir sınır daha aşılır. Nicola ve çetesi bir üste çıkmaya karar verir. Otorite eksikliğinden faydalanmak   adına silah satın alırlar. Silahı kullanma biçimleri, denemeleri ve silah ile kurdukları ilişki cep telefonlarından farksızdır. Öyle ki son model bir akıllı telefon, güzel bir araba ya da pahalı bir saat gibidir. Sosyal medyadan silahlarını paylaşırlar, iş bilmezlikleri ve çocuklukları devam eder. Çete mafyanın üyelerini öldürür, mekanlarını basar, korkutur ve mahalleden kovar.

Eagleton’a  göre bir amaç uğruna öldürmek, somut bir sebep için öldürmek makul ve anlaşılabilir bir kötülüktür. Güç için, para için, intikam için, kahramanlık için ölmek/ öldürülmek basit bir ölüm dürtüsünün tezahürü şeklindedir:

“Ötekini yok etmenin çirkin hazzı, kendinize yaşadığınızı ispatlamanın tek yolu haline gelir. Kimliğinizin çekirdeğindeki eksiklik, başka pek şeyin yanı sıra, ölümün prematüre tadı gibidir ve insan faniliğinin yarattığı korkuyu savuşturmanın bir yolu, bu travmayı kendi kişiliklerinde yaşayanları tasfiye etmektir. Böylece teoride dahi yenemeyeceğiniz tek düşmandan, yani ölümden daha güçlü olduğunuzu gösterirsiniz.”

“…Senin gibi iyi bir genci bir makine parçasına dönüştürmekle övünmek, ancak baskıcılığıyla böbürlenen bir hükümetin işi olabilir.”

Bu bağlamda kötülük sorunun iki boyutundan söz etmek gerekir. Filmi izlerken Nicola’yı  Sineklerin Tanrısı’ndaki Jack ve Çingeneler Zamanı’ndaki Perhan ile çok karşılaştırdım. Aslında buradaki kötülük, bir otorite boşluğundan faydalanan, güç peşinde koşan çocukların sisteme adaptasyonudur. Nicola ve çetesi için kötülük ya da sınır aşımı, birini öldürmek bir oyunu kuralına göre oynamaktır.  Otorite için, yapabildiklerini göstermek için yapılmış bir eylemdir. Silahları aldıkları ev hapsindeki eski mafya babasına sanal ortamda silahlı oyun oynamayı öğretmektedirler.  Bu açıdan ana akım mafya filmlerindeki karakterleri anımsatırlar.  Anlaşılabilir bir kötülük halidir. Oysa kötülüğün bir ikinci boyutu vardır ki; bunu otomatik portakal filminde daha net şekilde gözlemleriz. Sadece kötülük yapmak için kötülük yapmak, amacı olmadan rastgele birilerini öldürmek, korkutmak.  Tekinsiz olan, alışmadık olan, anlaşılamayan türde bir kötülük çekici gelir. 

Nicola ve çetesi mahallede otorite olur. Nicola evinden mahalleliyi selamlar. Artık Nicola mahallenin gözünde bir birey olmuştur, kimlik kazanmıştır. Kabul edilmedikleri gece kulübüne gitmişlerdir, o özendikleri mafya üyelerine benzemişlerdir.  Çete üyeleri bir kimlik uğruna, varolmak amacıyla çocuk halleriyle adam öldürmektedirler, kötülüğe bulaşmışlardır. Getto’da çocukların kendilerini bir başka var etme biçimi yoktur. Temel bir iç güdü ile yaşamak için, hayatta kalmak için öldürmek zorunluluğu.  Çete gücü ele geçirince mahalleliden haraç almayı bırakır. Bu tanıdık olma, mahalleliye zarar vermeme hali bir meşruluk çabasıdır. Bir süre devam eder saltanatları. Kaldıramadıkları güç nedeniyle gençler anlamsız yere , diğer mafya çeteleri ile çatışır. Grup içi çatışmalar başlar, Nicola’nın otoritesi sorgulanır. Zamanından önce gelen otorite geldiği hızla kayıp gider ellerinden.   

Bu bağlamda Nicola ve on yaşlarındaki küçük kardeşi arasındaki diyaloglar ilginçtir. Nicola kardeşinin futbola olan ilgisini destekler, kardeşini suçtan uzak tutmak ister. Nicola aslında annesi ve kardeşi için iyi biridir. Çetenin kahramanıdır.  Birçok mafya, suç filminde anti kahramanımız çevresindeki karakterleri masumlaştırmak, suçtan uzak tutmak ister. Bu aslında karakterlerin çelişkisini ortaya koymak içindir. Godfather bir filminde,  Baba evin küçük oğlunun avukat olmasını ister. Breaking Bad’de Walter White Jesse’yi sahiplenir, onu kendi yöntemiyle korumaya çalışır. Çingeneler zamanında Perhan suça tam da kaderini değiştirmek için bulaşır,sevdiği kızı kurtarmak ister.  Pulp Fiction’da  Butch son bir vurgun yapıp sevdiği kadın ile uzaklaşmak ister. Bu bağlamda Nicola da sevdiği kadın ile tatile gitmeye karar verir, şehri geride bırakmaya karar verir ama kendini çatışma ortasında bulur.

Nicola yukarıda bahsi geçen film karakterlerine göre çok çelişki taşımaz, genç olduğu için doğrudan maceranın götürdüğü yere sürüklenir.  Nicola serseriliği ve gözü karalığı ile aslında çelişkisiz bir bütünlüğü temsil eder. O ve çetesi aslında kurtarılmak istemezler, filmin sonunda motorlarına atlayıp büyük bir çatışmaya doğru giderken film biter. Çünkü aslında Nico ve çetesi bir arınma peşinde değildirler; Macera, güç ve heyecanın peşinde sürüklenirler. Onlar Sineklerin tanrısındaki Jack’i takip eden bilinçsiz çocuklardır, lanetlidirler. 

Yine Eagleton’dan aktararak bitirmenin yerinde olacağı kanısındayım;

“Lanetliler kurtarılmak istemezler çünkü bu onları, tüm gerçekliğe karşı olan ergen başkaldırılarından mahrum eder. Kötülük bir tür kozmik küskünlüktür. Sadece öfkelerini direterek ve bu öfkeyi dünyaya dramatik bir şekilde ilan ederek,(…). Yaratışın budalalığına karşı canlı bir tanıklıktır kötülüğün yaptığı.