Sanat

Oscar Ödülleri: Tartışmalar, tahminler, temenniler


91. Akademi Ödülleri, geçtiğimiz pazar düzenlenen törenle sahiplerini buldu. Endüstrinin en şaşaalı olması beklenen gecesine doğru giden süreç, bu yıl herkesi birden memnun etmeyi denerken yapılan bir dizi hatanın ardından, etrafında birçok soru işaretiyle başlamıştı. Tören de bunun bir devamı olarak hayli sönük geçti. İlk olarak kimden çıktığını tespit etmekte zorlandığım “Oscar’a inanma, Oscar’sız da kalma” şiarının kuvvetli bir destekçisi olarak önce o güne dek olanları hatırlatmak, ödülleri değerlendirdikten sonra da bunun ilerisi için ne anlama gelebileceğine dair birtakım tahminlerde bulunmak isterim.

Aslında her şey 5 Mart 2018’de, yani geçtiğimiz yıl düzenlenen törenle başladı. Gecenin son on yılın en düşük reytingiyle sonuçlanması, akademiyi izleyici sayısını artırmak için yeni arayışlara itecekti. Bu doğrultuda bulunan ilk formül ise “En Popüler Film” kategorisini ortaya atmak oldu. 1929’da düzenlenen ilk Oscar töreni esnasında “En Olağanüstü Film” ve “En Benzersiz ve Sanatsal Film” adında iki ayrı kategori vardı. İkincisinin ömrü yalnızca bir yıl sürdüyse de bu iki kategori, yalnızca adlarından dahi rahatlıkla anlaşılabilen bir ayrıma işaret ediyordu. “En Popüler Film” ise ortaya atılır atılmaz eleştirilerle karşılaştı, çünkü akademinin duyduğu endişe aceleyle hareket etmesine neden olmuş, burada bahsedilen “popüler” sözcüğünün net bir tanımı dahi yapılmamıştı. Bunun gişe üzerinden değerlendirilmesinin de, tür üzerinden değerlendirilmesinin de doğurabileceği farklı sorunlar olduğu iddia edildi[i]. Sonuç olarak bu kategori tamamen ortadan kalkmasa da 2020’ye ertelendi.

Bir sonraki olay, normalde geceyi sunacağı açıklanan komedyen Kevin Hart’ın 2009-2011 arasında attığı bir dizi homofobik tweet’in ortaya çıkmasıydı. Hart, özellikle 2010’daki bir stand-up gösterisine de giren, oğlunun eşcinsel olduğunu öğrense ona engel olacağı etrafında kurguladığı şakaları yüzünden yoğun eleştiriye maruz kaldı. Ardından da törenin sunuculuğundan çekildi. Koltuk bir süre boş kaldıktan sonra akademi, törenin bir sunucusu olmayacağını açıkladı. Tabii burada bu titrin artık kimse için pek de cazip olmadığını hatırlatmak lazım. Bu denli göz önünde olan ve ana akıma oynayan bir etkinlikte “köşeli” laflar etmek pek de mümkün değil. Ayrıca tüm hayatlarının ve geçmişlerinin didik didik edileceğini bilmek, günümüz dünyasında pek çok insanın çekindiği bir şey hâline gelmiş olabilir.

Eleştiriler adayların açıklanmasıyla da dinmedi. #OscarsSoWhite (OscarlarÇokBeyaz) gibi tepkilerin ve #MeToo (BenDe) gibi hareketlerin akademiyi çeşitlilik hakkında düşünmeye mecbur bıraktığı aşikârdı. Hatta bunun ilk sonuçlarından biri üye yapısının değişmesi oldu. Öte yandan bu düşüncenin gerçek bir değerlendirmeyi teşvik etmektense “biraz da şundan koyalım” kolaycılığına kaçmayla sonuçlandığına dair doğan endişelerde de haklılık payı olduğunu belirtmek lazım. Örneğin bu yıl “En İyi Film”e aday olan Black Panther’ın (Ryan Coogler, 2018) da, sonuç olarak ödülü kazanan Green Book’un (Peter Farrelly, 2018) da görece “güvenli” ve “kolay hazmedilebilir” birer politik söylemi vardı. Geçtiğimiz yıl “En İyi Yönetmen” dalında aday olan Greta Gerwig’in 90 yıllık tarihte bunu başaran beşinci kadın olmasının ardından bu yıl Lynne Ramsay, Debra Granik ve Marielle Heller gibi isimlerin gözardı edilmesi dikkat çekti. Sonuç olarak yüzeyde bir çeşitlilik kaygısı olsa da günün sonunda ne denli hakkaniyete dayalı bir seçim yapıldığı hâlâ tartışmaya açıktı.

İzleyici kaybını durdurmanın bir diğer yolu olarak tören süresini kısaltmak ve 3 saatle sınırlandırmak ortaya atıldı. Törenlerin özellikle Kuzey Amerika’da yaşamayanlar ve sabaha karşı takip etmek zorunda kalanlar için ne denli sıkıcı bir deneyim vaat ettiği düşünülürse bu şüphesiz yerinde bir karardı. Ancak uygulaması pek de öyle olmadı. Akademi dört teknik ödülü reklam arasında vereceğini açıkladı, bunları da “En İyi Görüntü Yönetimi”, “En İyi Kurgu”, “En İyi Kısa Animasyon” ve “En İyi Saç ve Makyaj” olarak belirledi. Özellikle “En İyi Görüntü Yönetimi” ve “En İyi Kurgu”nun böyle bir muameleye maruz kalması, sektörün önde gelenleri tarafından büyük bir saçmalık olarak yorumlandı ve akademinin hızlıca geri adım attığı bir uygulama denemesi daha olarak kayda geçti. Töreni kısaltma çabaları kapsamında bir diğer düşünceleri de “En İyi Orijinal Şarkı”ya aday olan beş şarkıdan yalnızca ikisinin canlı performansına yer vermekti. Bu da hangi ikilinin favori olduğunun ilanı ve diğerlerinin formalite icabı yarıştığının vurgulanması olarak yorumlandı. Sonuç olarak bu uygulamadan vazgeçilse de ödül bahsi geçen iki şarkıdan birine, “Shallow”a gitti.

Bu sancılı sürecin ardından tören, Türkiye saati ile 24 Şubat Pazar’ı 25 Şubat Pazartesi’ye bağlayan gece gerçekleşti ve ödüllerini öyle ya da böyle dağıtmayı başardı. En çok adaylığı Roma (Alfonso Cuarón, 2018) ve The Favorite (Yorgos Lanthimos, 2018) almıştı (10’ar adaylık), gecenin en çok ödül kazananı ise Bohemian Rhapsody (Bryan Singer, 2018) oldu (4 ödül). Büyük ödülün Roma yerine Green Book’a gitmesi ise ufak (bazıları için o kadar ufak da olmayabilir) çaplı bir sürpriz olarak kaydı geçti.

Tören etrafında dönen tartışmalar daha tazeyken bir şeyi netleştirmek lazım. Çoğu zaman bir filmin Oscar’a giden yolundan bahsederken filmin kendisinin aslında o kadar da önemli olmadığını gözardı ediyoruz. Esas önemli olan, filmin etrafında nasıl bir anlatı kurulduğu. Örneğin Alfonso Cuarón’un Roma’dan bahsederken filmin teknik anlamdaki aşkınlığını değil de kişisel, hatta otobiyografik bir hikâye olduğunu vurgulaması tam da bundan kaynaklanıyor. Bu doğrultuda yıl boyunca Cuarón’un filmi çekerek çocukluğuna ve masumiyetine bir methiyeyi düzdüğünden, kendi dadısının hikâyesini anlattığından, başroldeki Yalitza Aparicio’nun ise gerçekte yeni mezun bir öğretmen adayı olduğundan bahsedildi. Sezon boyunca bu ödülleri dağıtan bir dizi insana cazip gelecek bir hikâye bulmaya çalışıyorsunuz, bu da basitçe onların filminizi daha ciddiye almalarını, alıcı gözle izlemelerini sağlıyor. Lady Gaga ve Bradley Cooper her fırsatta A Star is Born (Bradley Cooper, 2018) sırasındaki oyunculuk deneyimlerinden, karakterlerinin vokalini keşfetmek için yaptıkları araştırmalardan bahsettiler. Cooper film için gitar çalmayı öğrenmiş, Lady Gaga ise bu yolculuğun sonunda inanılmaz bir dönüşüm geçirmişti. Vox’ta yayımlanan bir yazı, “biraz diyalogla her şey çözülebilir” gibi naif bir mesaja sahip Green Book’un, Hollywood’un önde gelen isimlerini işleri yoluna koymak için aslında çok az çaba göstermelerinin yeterli olduğu konusunda rahatlattığı için büyük ödüle ulaştığını iddia ediyordu. Bohemian Rhapsody ise yönetmeni Bryan Singer’a yöneltilen reşit olmayan erkek çocuklarını taciz ettiği iddialarını, hatta yönetmenin ta kendisini ödül sezonu anlatısından tamamen dışlamayı seçti. Bu stratejisi de işe yaramış gibi görünüyor.

Bir filmin ve filmde çalışan insanların adaylık kazanması için filmin kendi etrafında kurgulanan anlatı da yeterli değil. Buna ek olarak bu insanların yıl boyunca birçok röportaj vermesi, akademi üyeleri, sektörden insanlar, gazeteciler ve izleyicilerle iyi geçinmesi, gerçek bir “sevgi pıtırcığına” dönüşmesi gerekiyor. Bu oyunu oynayamayanlar ya da oynamayı sevmeyenler otomatikman eleniyor. Filminizin izlendiğinden emin olmak için yapmanız gereken bir diğer şey, akademi üyelerine “değerlendirmenize arz ederiz” notuyla film kopyaları göndermek ya da özel gösterimler düzenlemek. 

İşin bu boyutu hâlihazırda hayli bıkkınlık verici. Öte yandan daha karanlık bir boyutu da var. Yapımcılar, bir yandan kendi filmlerini tanıtırken diğer yandan da rakipleriyle ilgili “pislik” bulmaya çalışıyor. Bir filmin ekibinde ödül için ön plana çıkan insanlarla ilgili birtakım iddialar ortaya atmak, belki gerçekten önemli, hatta kimi zaman suç teşkil eden bazı uygunsuz davranışlarını ortaya çıkarmak gibi denemeler görülebiliyor. Elbette bu tür davranışların ortaya çıkmasında her zaman fayda var, ancak bunların yalnızca bu tür zamanlarda dillendirilmesi sektörün bazı reflekslerinin hâlâ ne denli gelişmeye açık olduğunu da gösteriyor. Üstelik bu tür yapımcılık faaliyetlerini ilk “keşfeden” ve yaygınlaştıran, hakkındaki korkunç iddialarla #MeToo hareketinin açığa çıkardığı ilk isim olan Harvey Weinstein.

Gecenin en büyük ödülününGreen Book’a gitmesinin, Netflix’in merkezinde olduğu tartışmalarla bağdaşan bir yanı da var. Netflix bir süredir Alfonso Cuarón, Coen Kardeşler, Noah Baumbach gibi ciddi sinemacıları bünyesine dahil ediyor. 2017’deki Cannes Film Festivali’nde Pedro Almodóvar’ın başkanlığındaki jüriyle başlayan tartışma ise yakın zamanda dinecek gibi görünmüyor. Orada The Meyerowitz Stories (New and Selected) (Noah Baumbach, 2017) ve Okja’yı(Joon-ho Bong, 2017) sinema salonlarına vermemesi üzerinden dili yanan Netflix, bu yılın Oscar Ödülleri için daha temkinli davranarak Roma’yı bir haftalığına vizyona soktu. Yine de bu durum, sektörün bir kısmının ona duyduğu tepkileri dindirmedi. Son olarak Steven Spielberg ortaya çıkarak önce bir haftalık sürenin yeterli olmadığını, sonra da Netflix filmlerinin televizyon filmi olarak değerlendirilerek Oscar yerine Emmy Ödülleri’ne aday olması gerektiğini belirtti. Ayrıca Netflix filmleri 190 ülkede 7/24 herkese açıkken diğer filmler için böyle bir durumun söz konusu olmaması erişim imkânı açısından bir tür haksız rekabet doğuruyordu. Spielberg gibilerinin Netflix’in temsilcisi olarak kodlanmış Roma aleyhinde kulis yapmış olmaları da hayli olası görünüyor.

Öte yandan Netflix pek vites küçültmeye niyetli değil, zira 2019’un muhtemelen en merakla beklenen projesi de Netflix’te yayınlanacak. The Irishman adını taşıyan film, Martin Scorsese’nin yeni filmi olmanın yanı sıra Robert De Niro, Al Pacino, Joe Pesci ve Harvey Keitel gibi bir kadroyu bir araya getiriyor. Yukarıdaki bütün sebepler filmin kendi iddiasıyla birleşince, 2020 ödül sezonunun merkezine hangi filmin yerleşeceğini kestirmek çok da zor değil. Bunun Oscar Ödülleri’nde büyük ödülün Netflix’e gitmesiyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağını ise önümüzdeki yıl öğreneceğiz.

Kaynak: VoxIndiewire


[i]Konuyla ilgili ayrıntılı bir yazıya buradanerişebilirsiniz.