Çeviri

Otomasyon zırvası

Bu yazı Logic’in 5. sayısı ‘Hata’da Astra Taylor imzasıyla yayımlanmış, Ata Mert Binicioğulları tarafından Punto Dergi için İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiştir.

Robotların yükselişi fazlasıyla abartılıyor. Bu durum kime hizmet ediyor?

Şu anda, bir yerlerde, bir yönetici monoton bir ses tonuyla yorulmuş ve dağılmış bir astına başka birinin aynı işi daha azına yapacağını yahut başka bir şeyin bedavaya yapabileceğini söylüyor.

Piyasa toplumunun doğuşundan beri, patronlar işçilere yerlerinin doldurulabilir olduğunu söylemekten keyif aldılar. Yüzlerce yıllık bu ilişkilenme biçimi, robotlar ile yeni ve sorunlu bir yere sapıyor: İşverenler, işçileri makinelerle rekabet etmeleri üzerinden tehdit ediyor ve teknolojik determinizme oportünüstik bakışları ile paragözlülüklerinin sorumluluğunu üstlerinden atıyorlar. Bize söylenen işsiz bir geleceğin kaçınılmaz olduğu, inovasyonun karşı konulamaz aşırı gelişmişliği ile ilerlemenin insanın rızkını yutan bedeli. (İşsiz kitlelelerin gelecek hayatı; bugün kar payı, faiz, rant ve bir parmak hareketi ile banka hesaplarının büyüdüğü yüzde birin yaşadığı işsiz hayata, üzücü bir şekilde, hiç de benzemiyor.)

Otomasyon tarafsız bir süreç olarak, teknolojik gelişimin doğrudan sonucu gibi sunulsa da, durumun bu olmadığını görmek için çok yakından bakmaya dahi gerek yok. Otomasyon bir gerçek olduğu kadar bir ideoloji olmasıyla beraber, ayrıca yoksullara ve daha iyi muamele talep edecek yürekliliğe sahip işçilere ya da sadece geçinmeye çalışanlara karşı kullanılan bir silahtır. 

Yalnız daha da yakından bakarsanız, işler daha da ilginçleşir. Otomatikleştirilmiş işlemler, etraflarını saran abartı ve propagandanın gösterdiğinden daha az etkileyicidir ve bazen görülemezler bile. İşler yok olmakta ve ücretler düşmekte olsa da, insanlar makinelerin yanında veya arkasında hala işleri niteliksizleştirilmiş veya ücretsizlendirilmiş olarak çalışmaktadır. 

Gerçekten dikkate değer teknolojik değişimler gerçekleşmekte; ama bu işe alım sürecinin evrimsel açıdan ve genel olarak toplumsal anlamda dünyanın önceden belirli olduğu anlamına gelmez. Biz da sadece arkamıza yaslanıp, donakalmış şekilde yapay zekalı iş gücünün gelişini beklememeliyiz. Otomasyon ideolojisi ve onun yardakçısı olan insanın eskimişliği mitini daha iyi tanımalıyız.

Otomasyonun göklere çıkarılması

İnsanın eskimişliği miti, elitlerin “15 için Mücadele”[1]hareketine cevaplarında tamamen göz önündeydi. Sömürülen ve düşük ücretle çalıştırılan fast-food çalışanları 2013’te ülke çapında greve gittiğinde, ki yaşanılabilir bir ücretten biraz fazlası için uğraşıyorlardı, uzmanlar grevin sadece işverenlerin burger çeviren robotlara geçişini kolaylaştıracağı için gülüyordu. Muhafazakar bir düşünce kuruluşu olan, İstihdam Politikaları Enstitüsü, Wall Street Journal’da tam sayfa bir reklam ile bu mesajı inancı azalmış gıda hizmet sektörü çalışanlarını işleri olduğuna şükretmeleri için ikna etmek adına yaygınlaştırdı. 

Fast-food restoranlarına karşı sendikaların örgütlediği, günümüzde yaşanan eylemler yönetime karşı bir mücadele değildir, bu eylemler teknolojiye karşı bir mücadeledir. $15 dolar ücret zorlaması ile karşılaşan restoranlar, müşterilerin düşük fiyat taleplerini karşılamak için hizmet maliyetini düşük tutmak zorundadır. Bu, mutfakta dahi, daha az giriş seviyesi iş ve daha çok otomatize edilmiş alternatifler anlamına gelmektedir.

Eski McDonald’s CEO’su Ed Rensi benzer açıklamalarıyla basının ilgisini fazlasıyla çekmişti. Rensi: “Bu sadece fast-food sektöründe böyle değil; makul bir ücrette insan sağlayamazsanız, işi makinelere yaptıracaksınız.” dedi. Devamında da, işçilerin asgari ücret kanunu sebebiyle aldığından daha azının, başlangıç seviyesindeki işçiler ve lise öğrencileri gibi belli kesimlere daha az ücret ödemesine izin verilmesini savundu.

Bu açıklamaları yaptıktan kısa bir süre sonra Rensi, Forbes.com’a otomasyona dair uyarılarının ne kadar doğru çıktığına dair böbürlenen yorumlarda bulundu. “$15 içi Mücadele”ye şükürler olsun ki, McDonald’s ülke çapında işçilerin yerine geçen self-service büfeleri hizmete açtı.” başlığı ile yayınlanan yorumlarda, Rensi keyfini zorlukla saklayabiliyordu; ama yine de burger devinin artık gereksiz görülen işçileri için timsah gözyaşları dökmeyi denedi. “Bu ayın başında, McDonald’s ülke çapında dokunmatik ekranlı self-service büfelerin hizmete sunulduğunu açıkladı.” ve Rensi devam etti: “Şirketin yayınladığı yeni müşteri tecrübesini gösteren videoda, nakit girişini idare eden işçilerin, ipad tarzı bir büfede müşterilerin girdilerini izlemeye gerilediğini görmek çok çarpıcı.”

Gerçekte videoyu izlediğinizde ise, sizi çarpan şey sahnenin sibernetik fütürizmi değil de tam tersi ne kadar da otomatize olmadığı. İş restorandan ayrılmamış; ancak işi yapan kişi değişmiştir. Müşterinin taleplerini giren çalışan yerine, müşteriler bunu kendileri adına bedavaya gerçekleştirmekte iken civarda bekleyen genç ve arkadaş canlısı çalışanlar  masalara yemekleri getirmektedir.

Rensi’nin böbürlenmesi için haklı sebepleri kesinlikle vardı, hangi şirket ücret ödediği çalışanlarını, parasını verdiği işi yapan insanlarla değişmek istemezdi ki? Ama bu son hareketi az nitelikli hizmet işini karanlık bir yeniden adlandırma ile otomasyon olarak nitelendirmek değişen çalışma alanı dinamiğinin yersiz pohpohlanmasıdır. McDonald’s müşterileri Black Mirror’da(Kara Ayna) veya Minority Report’ta(Azınlık Raporu) görebileceğimiz hiper dijital bir ticari ortama dalmaktan ziyade yüzyılın ortasındaki otomatların antika tecrübesini yeniden yaşamaktadır.

Dolayısıyla, benim önerdiğim; bizim otomasyon ideamızın kendisinin eskimiş olduğudur. Yeni bir terim olarak “sahtemasyon”daha uygun gözükmektedir. 

Herkes için daha fazla iş

Daha zararsız bir versiyonunda, sahtemasyon sadece bir pazarlama taktiği; işe yaramaz ürünleri son model gösterme şekli. (Örneğin, Tovala “akıllı fırın”, kablosuz yerel ağ bağlantılı ve abone olunan bir teslimat hizmetindeki hazır yemeklerin barkodlarını okutarak doğru ısıtma sağlıyor. “Kendi malzemelerinizi akıllı telefonunuzla pişirin.” gibi sloganlarla ve tost makinesinde pişen, aşırı ücretlendirilmiş televizyon yemekleri nadiren bunu karşılıyor.)

Reklamda gösterilen ile gerçek arasındaki fark gülünç seviyelerde olabilir; ama sahtemasyonun daha hain bir amacı da var. [Sahtemasyon], eğer ücret karşılığı yok ise, emeğin hiç bir değeri olmadığına dair bakış açısını güçlendiriyor ve bir gün bize ihtiyaç duyulmayacağı fikrine alıştırıyor.

Hollywood’un bilim-kurgu fütürizmi ve öncü teknoloji uzmanları bizi baştan çıkarsa da; sosyalist feminizm, tekno-kapitalizmin kendini pohpohlayan görüşlerinden bizi koruyacak aşıyı yaparak, [sahtemasyonun] iç yüzünü anlamamızı sağlayacak değerli görüşü sunabilir. Merkezindeki kaygısı “işin ne olduğu?” ve belirli işleri gizleyerek, ücretlendirmeyi reddederek ve aslında iş değilmiş gibi davranarak kapitalizmin nasıl büyüdüğü olduğu için sosyalist feminist gelenek çok güçlü bir kaynak.

Kadınların teknolojinin iç yüzü üzerine özel bir görüşü olduğu şaşırtıcı olmamalı: sonuçta kitlesel tüketimciliğin başlangıcından beri, başta mutfak aletleri olmak üzere(kendini temizleyen fırınlardan, kendi pişiren fırınlara olan sıçrama kısa ve oldukça üzücü), işten kurtaran cihazlar ile özgürlük vaat edilenler onlar. Buna rağmen iş yükleri azalmamış, artmıştır.

Ruth Cowan, “Anneye Daha Çok İş: Açık Ateşte Pişirmeden Mikrodalgaya Ev Teknolojilerinin İronisi” adlı çalışmasında elektrikli ütü ve süpürge gibi yeniliklerin ev hayatına kapatılmış kadınların gündelik ev işleri listesini arttırması üzerine şaşırtan bir ışık tutuyor. Bu yenilikler temizlik standartlarını arttırırken -ev içi çalışanlara dair verimlilik beklentisini iş yükleri ile birlikte arttırdı- aynı zamanda evin idaresini de daha cinsiyetlendirilmiş, yalnız ve zaman alan bir uğraşa dönüştürdü. Bu durum, otomasyonun anlaşıldığı gibi olmadığı ve iş yokluğunu pek de garantilemediğine dair patriyarkal geçmişimizden berrak bir hatırlatıcı.

Yalnız buraya ilişkin eleştiri sadece teknoloji sayesinde daha iyi yaşamlar sürdürdüğümüzün boş bir reklam sloganı olmasından daha derinlere iner. Sosyalist feministler, nicedir kadınlara yalan -cinsiyetlerinden bağımsız olarak tüm topluma yutturulan bir yalan- söylendiğini iddia etti: onlara işlerinin ücrete değer olmadığı ve bu sebeple sosyal değeri olmadığı söylendi. 

İtalyan teorisyen Silvia Federici, kadınlaştırılmış ev içi emeğin -kendi deyimiyle emeğin yeniden üretiminin-, onun varlığını reddeden kapitalistler ve patronlar için hangi şekillerde olmazsa olmaz olduğunu inatçı bir şekilde analiz etmiştir. 1970’lerdeki Ev İşi İçin Ücret grubuyla yaptığı aktivizm ile başlayarak, Federici gündelik yaşamı ayakta tutan işin, gereğinden az değer gördüğü ve karşılığını alamadığını görmemiz gerektiğini iddia etmiş ve her tür ücretli işin kayıtlı ekonomi tarafından tanınması gerektiğinin dayanağını oluşturmuştur. Her köprü, her fabrika, her Silikon Vadisi uygulaması, bir buzdağı olan emeğin yeniden üretiminin yalnızca gözüken yüzü. 

Bu görüş çok aşikar gibi dursa da, aslında oldukça açığa vurucu. 2017’de Toronto Üniversitesi’nde Federici’nin, bir yüksek lisans öğrencisinin otomasyonun yedek işgücü ordusunu -istikrarlı bir istihdama erişemeyen işçi yığını için Karl Marx’ın kullandığı terim- nasıl arttıracağına dair ciddi bir sorusunu yanıtlayışını izledim. Yüksek lisans öğrencisi, yakında yapılacak çok fazla iş kalmayacağı ve bir çok insanın fazlalık, gözden çıkarılabilir ve etkin bir biçimde toplum için alakasız kalacağını baştan kabul etmişti. Ben dahil, izleyicilerin çoğu onaylayarak kafasını salladı.

Federici’nin cevabı canlandırıcıydı. Sorunun, büyük otomatikleştirilmiş kıyamet geleceği ve bir çok insanın yapacak üretken bir işi olmayacağı fikrine razı gelmek olan, önkabulünü ateşli bir şekilde reddetti, tutkulu bir şekilde:”Onların seni harcanabilir olduğunu düşündürtmesine izin verme,” dedi. Tam o anda, Federicinin görüşünün derinliğini anladım. Onun parmak bastığı nokta, kadınların emeğin yeniden üretimini, tarihsel olarak, ücretli iş alanının dışında yapmadığı, onların çabalarının asıl eylemi bütünleyici olduğuydu. Hatta, emeğin yeniden üretiminin tamamıyla eylemin merkezi olduğunda ve yokluğunda tüm sistemin çökeceğinde ısrar ediyordu.

Sosyal hayatın müşterek yaratımı tüm iktisadi faaliyetlerin temelindedir. O olmadan, katkı yapılacak bir GSMH, koz olarak kullanılacak mallar veya toplanacak karlar olmazdı. İnandırıldığımızdan daha önemli ve güçlüyüz – ve  buradaki biz artık sadece emeğin yeniden üretimini sağlayan ötekileştirilmiş kadınlar değil, ortalıkta giderek artan post-endüstriyel prekarya.

Robotik yedek işgücü ordusu

Sosyalist feminizmin altını çizdiği gibi; kapitalizm, olabildiğince çok hayati önemdeki emeğin karşılıksız kalmasını güvence altına almaya çalışır. Bu, her kendimiz hesap kapadığımızda, aldıklarımızı çantaya koyduğumuzda veya internetten yemek söylediğimizde kendini gösterir. Bu örnekler, artık bayağı denebilecek kadar çok. Gerçekten de, varlıklarını fark ettiğimiz andan itibaren her Yeni Ekonomi işleminde gözümüzün önüne geliyorlar.

Geçenlerde bir akşamüstü, bir restoranda eski usül sipariş ettiğim -tezgahın arkasındaki bir kadın ile konuşarak ve nakit para vererek- bir paket yemek için bekliyordum. Öğle yemeğimin hazır olmasını beklerken, önümdeki adam yemeğini alırken afallamıştı. Şaşkın bir şekilde”Uygulama siparişimin yirmi dakika önce hazır olacağını nerden bildi?” dedi, telefonuna sarılarak. Garson: “Çünkü aslında o bendim.” dedi. “Hazır olduğunda ben size mesaj gönderdim.

İşte, dijital çağda silinen bir küçük emek hikayesi. Uygulamanın kolaylaştırıcı ve dakik gözükme istekliliği; bu işlemdeki ilgili insan tarafı basitçe kestirip atmıştı. Bu sayede tatmin olmuş müşteri, sanki her şeyi gözleyen bir robot onun organik pirinç kasesini hazırlarken insan işçileri gözetliyormuşçasına, yemeğinin dijital müdahele sayesinde oluştuğu hakkında fantezi kurabiliyordu. 

Her gün kullandığımız platformların ve hizmetlerin nasıl çalıştığına dair genel bir merakın yoksunluğu [otomasyonun] yanıltıcı reklamına inandığımız anlamına geliyor ve ona hak ettiğinden daha çok pay veriyoruz. Bu süreçte, insan hemcinslerimizin emeğini göremiyor ve bu emeklerine değer veremiyoruz. Sahtemasyonu gerçek şey ile karıştırıyoruz ve makinelerin aslında olduğundan daha akıllı oldukları ilüzyonunu güçlendiriyoruz.

Tanımı gereği sahtemasyon, ilgili işin asıl karakterini gizlemeyi hedeflediğinden; her yerde var olsa dahi farkına varmak bazen zor olabilir. Field of Vision serisi ile internet üzerinden yayınlanıp, Adrian Chen ve Ciarán Cassidy tarafından yönetilen 2017 yapımı belgesel “The Moderators”, internet içeriklerini izleyip sansürleyen işçilerin bireysel hayatlarına az bulunur bir pencere açıyor. Yüzbinlerce insan bu alanda çalışıyor, sosyal medya akışlarında neyin gözükeceğini filtrelemek için durmaksızın kafa kesme, tecavüz, hayvan işkencesi ve diğer yaralayıcı görüntüleri izliyor. 

Facebook, OkCupid ve diğer internet platformlarında karşılaştıklarımız genel olarak “iş için güvenli”[2]ise, bunun sebebi algoritmaların karmaşayı çözüp görüntülenmesinden gizlemesi değil. Daha ziyade, dijital akışın içerisine mide bulandırıcı olmayan dalışlar yapabilmemizi gece-gündüz ekranlarının başına oturup içerikleri müstehcen, şiddet içeren ve saldırgan olarak etiketleyen gerçek insanların emeklerine borçluyuz. Chen’e göre, Facebook ve Google’ın resmi istihdam rakamlarından çok daha fazla sayıda insan içerik idare etme işinde çalışıyor. Sahtemasyonlar interneti yaşanılabilir bir mekan kılıyor; dijital kamusal alanı, çoğumuzu internetten yüz yüze etkileşimin nispeten güvenliliğine kaçıracak, pisliklerden temizleyerek yaşanılabilir bir yer kılıyor.

Hepsi olmasa da, bugün çoğu içerik idarecisi yurtdışında, Filipinler ve Hindistan gibi, ücretlerin nispeten düşük olduğu yerlerde yaşıyorlar. Dijital dünyamızı ayakta tutacak en karanlık işler, değerli madenlerin çevreye zarar verici şekilde çıkarılması ile sağlığa zararlı elektronik çöplerin atılmasından içerik idaresinin psikolojik zararlarına kadar, daha fakir ülkelerdeki fakir insanlara fason olarak yaptırılıyor. Tüm emek ilişkileri gibi; ırk, cinsiyet ve coğrafya rol oynuyor ve hangi işçilerin emeklerinin adil bir şekilde karşılığının verileceği ile hatta hangi işçilerin ücrete değer gerçek işçiler olduğunun kararını veriyor. Otomasyon, sahici ya da sahte de olsa, bu rahatsız edici dinamikleri bitirmediği gibi, iyice arttırıyor da olabilir. 

Altın kaplama zincirler

Çoğu kişi için, sahtemasyon konsepti, onsekizinci yüzyılda yapılmış ve satranç oynadığı varsayılan bir tuhaf makine olan Mekanik Türk’ün ünlü görüntüsünü canlandırır(Gerçekte, Türk özenle hazırlanmış bir hileydi, insan bir oyuncu oyun tahtasının altında saklanıyordu). Amazon, Türk’ü kitle kaynaklandırma hizmetinin reklamı için maskotu olarak benimsedi; ki bu hizmet, devasa bir dağınık iş gücünün bölük börçük görevleri(çoğu “turker” A.B.D.’de yaşadığı halde) asgari ücretin altında sağlamasına alan oluşturdu.(Rensi gibi otomasyonun amigoları, hiçbir uygulamanın hala kızartmaların uzaktan nasıl paketleneceğini çözememesinden müthiş hayal kırıklığına uğruyor olmalılar). Amazon’un küstah sloganı “yapay yapay zeka” bir çok işin korkunç bir şekilde az ücret ödenen insanlar tarafından robotlardan daha iyi yaptığını kabul ediyor.

Yalnız benim anladığım şekli ile, sahtemasyonun daha iyi bir selefi Thomas Jefferson’un salak garsonu olurdu – bu, eğer günümüzde icat edilseydi, Silikon Vadisi’nin zeka-fetişisti argosuyla büyük ihtimalle “akıllı garson” olarak adlandırılırdı. Jefforson büyük bir Amerikan düşünürü ve mucidi olarak takdir toplamış biri. Ama aynı zamanda muhtemelen ilk büyük Amerikan sahtematörü olarak da övgüyü hak ediyor. Efsanevi konağı, Monticello, bir çok yaratıcı cihazla doluydu. 

Jefferson, salak garsonu kendi icat etmedi; ama hevesli bir kullanıcısıydı; Monticello’nun websitesi açıklıyor ki: “Salak garson’un – bir kısmı Monticello’da yapılmış olan – masaya sürülebilmesi için küçük tekerlekleri vardı. Jefferson’un görevi süresince Başkan’ın Evinde akşam yemeğine davet edilmiş bir misafirin anılarına göre:’her bir kişinin yanına, yemeğin başından sonuna kadar gerekecek her şeyi barındıran, bir salak garson yerleştirilmişti.'”.

Thomas Jefferson Vakfı tarafından yapılmış bir Youtube videosu daha da ayrıntıya girerek, tarihi cihazın tam olarak nasıl işlediğini gösteriyor. Biz, salak garsonun antika tasarımına hayret etmeye teşvik edilirken, yumuşak bir sesli anlatıcı Jefferson’ın aletlerindeki zalimliği uygun bir şekilde anlamakta zorlanıyordu:

Jefferson’ın yemek odasında, aptal garsonlar şöminenin iki tarafına kurulmuştu. Bir ağırlık aşağı indirildiğinde, yemek odasının hemen altındaki şarap mahzeninden bir şişe yukarı çıkar. Yemek odasının hemen dışında üstünde raflar olan bir döner kapı vardır, böylece yemek sunuma hazır olduğunda üst kata çıkarılıp raflara kurulabilir ve kapı odaya döner. Bu cihazlar misafirleri hayran bırakır; ama bu aynı zamanda misafirlerinden bir şeyi saklamasını sağlar ve bu sır köleliğin gerçekliğidir… Jefferson’ın misafirlerinden biri, Jefferson’ın yaptıklarının notlarını aldı Notlarında Jefferson’ın, sanki daha iyi hale gelebilirmişçesine bahsettiği,  “sağaltıcı kölelik” diye tanımladığı bir şeyden bahsettiği vardı – ve onun gözlemleri basitçe şuydu: Jefferson köleliğin zincirlerini altınla kaplamaktan başka bir şey yapmıyordu.

Jefferson zincirleri, onların görünürlüğünü zorlaştırarak, altınla kaplıyordu. Köleler(videonun garip  seslendirmesindeki ifade ile “köle topluluğunun üyeleri”) sıcak yemeği pişiriyor, raflara koyuyor ve akşamın yemeklerinin büyü ile yapılmış gibi gözükmesini sağlıyordu. Bazı görünmez eller kirli tabakları hızlıca yok ediyordu. Köleler ayrıca efendilerinin ve onun misafirlerinin istediği herhangi bir şarabı yüklemek için mahzende bekliyordu. Otomatikleştiştirilmiş gibi gözüken zenginliğin görüntüsü Jefferson tarafından öyle bir azimle geliştirilmişti ki, ciddi miktarda ek emek gerektiriyordu – emeği görünmez kılmanın emeğini.

150’den fazla yıl sonra, Detroit’te Amerika’nın en güvenli ve simgeleşmiş işi olarak gözüken işlerde – otomobil montaj hattı – çalışan siyah işçilersahte yeniliğin yeni bir formu ortaya çıkardılar. Radikal örgütçü ve editör John Watson, 1968’de şöyle dedi; “Hızlanma, kötü çalışma şartları, otomasyon”, ki bu “bir siyahın daha önce üç beyaz tarafından yapılan işi yapması anlamına gelir”, daha iyi bir şekilde “zencimasyon” olarak anlatılabilir.

Dan Georgakas ve Marvin Surkin’in Detroit: Ölmemin Sakıncası Var‘da açıkça belirttiği gibi; bu terim iyi bir nedenle yaygınlaştı:”1946’da, 550.000 otomobil işçisi üç milyondan fazla araç üretmişken; ama 1970’te 750.000 otomobil işçisi sekiz milyondan fazla araç üretti.” Bu aşırı hızın insanların hayatlarını ve sağlıklarını mahveden bir bedeli vardı, milyonlarça işçi sakatlandı veya öldü; bir çalışmanın tahminlerine göre “her gün otomobil işçileri arasından altmış beş kişi ölüyordu”. Otomobil endüstrisi yöneticileri endüstrinin üretkenlilik patlamasının sebebi olarak makinelerin gelişmesine bağlıyordu; ama çoğunluğu siyah olan iş gücü biliyordu ki aslında, otomasyon değil, eski usül sömürü idi: ağır iş yükleri ile güvenliksiz, sağlıksız şartlar.

Makine rüyaları

2000 yıl önce Aristo, kölelik ve sömürüyü bitirecek olan, kendi kendine dokuyan bir tezgah hayal etti. Ondokuzuncu ve onsekizinci yüzyıllarda Luddit’ler, yeni makinelerle gelen hakimiyet ve yoksulluğa karşı protesto olarak dokuma tezgahlarını bozdular, ve sadece haksız bir şekilde ilerleme düşmanı olarak hatırlandılar. Günümüzde, işten kurtaran cihazlar hakkındaki iyimser hayallerimizde, çoğu zaman sormayı unutuyoruz: Tezgahların sahipleri kimler?

Bir cenerasyon önce hayal edilmesi dahi zor olan teknoloik imkanların şu an mevcut olduğunu reddetmeden ve yapay zeka ile makine öğrenimi[3]ve görüsü yeni bir kısım işleri risk altına soktu. Kimi endüstrilerin tamamı şimdiden yok olacak ölçüde otomatikleştirildi: Kodak dijital fotoğrafçılık ve İnstagram tarafından yok edildi, Netflix ve Amazon Blockbuster[4]‘ı öldürdü, ve ATM’ler sayısız banka veznedarını işe yaramaz hale getirdi.

Sorun, sanki “bozucu yenilik” hiçbir yerden gelmiyormuş gibi veya sınıf çatışmasında derin kökleri olan bir şeyin üzerine üstüne suç yüklenemez bir kaçınılmazlık üfleyen serin bir meltem gibi doğalamışçasına, sadece teknolojik etmenlerin üzerinde durmak. “Robotlar işlerimizi çalıyor.” söylemi, teknolojiye (henüz?) sahip olmadığı bir öznelik atfediyor, halbuki “kapitalistler, daha da zengin olmak için insan işçileri zayıflatacak ve onların yerine geçecek robotlara yönelmiş yatırımlar yapıyor” daha az ilgi çekici ama daha isabetli.

Kapitalizm işçilerin saldırıya açık olmalarına ve böyle hissetmelerine ihtiyaç duyar, ve otomasyonun teknolojik boyutuyla beraber ideolojik bir işlevi de olduğundan, solcuların teknolojik değişim ve bununla ilgili ne yapılması gerektiği ile ilgili konuşmalara müdahil olması gerekmektedir. Sahip olan sınıfın otomasyonun, üretimin sonraki aşaması olarak hükmü önceden verilmiş olmasına dair boşboğazlığına teslim olmak yerine, öngörülü ve makul istekler ile karşılık vermeliyiz: isteyen herkese anlamlı iş için federal garanti veya çalışma haftasında kayda değer bir azalma ile iş paylaşımı gibi. Uzmanlar, robotların devralması ile kitlesel işsizlik tahmin ederken, biz robotların kollektif mülkiyeti ve 1970’lerde sosyalist feministlerin Her İş için Ücret[5](sadece patronların kıt bir ücrete uygun gördüğü işler için değil) sloganını güncelleyen bir evrensel temel gelirin ilerici çeşidini de dahil eden, çalışan statüsünden bağımsız cömert sosyal yardımlar için çağrılar yapmalıyız.

Otomasyona ilişkin hem tehlikelerim hem de imkanların farkına varırken; teknolojinin mevcut ve potansiyel imkanlarını, emeğin ve ücretin organizasyonunun kaçınılmaz ve aşırı sömürücü bir yolu olarak bağlayan retorikte sürekli gedikler açmalıyız. Sahtemasyonun, otomasyon olarak tanınma çabalarını ifşa etmeliyiz. 

Tabii ki de, kapitalistler çalışanların güvencesiz, birbirleriyle karşışıya gelmiş ve geleceğin ne getireceği hakkında ürkmüş olmasını istiyor. Tabii ki de, eğer karşı saldırırsak ve bizim yerimize geçecek robotların hurdalarından fazlasını istersek, bir tuşa basılmasıyla otomatikleştirilebileceğimizi düşünmemizi istiyorlar. Durumun aslında böyle olmasını istiyor olabilirler ve şüphesiz ki servetlerini böyle gözükmesine yatırıyorlar. Ama, bu durum ve hatta benzeri herhangi bir şey hakikate yaklaşamıyor dahi. Eğer o otomatikleştirilmiş kıyamet günü aslında yakın olsaydı, bunu öyleymiş gibi göstermek için bu kadar uygulamayı icat etme ihtiyacında olmazlardı.

Astra Taylor İnsanların Platformu: Dijital Çağ’da Gücü Geri almak ve Kültür‘ün yazarıdır.


[1]    ç.n.:asgari ücretin saatlik 15 dolar olmasına yönelik siyasi hareket

[2]    ç.n. ingilizce “sfw – safe for work”, müstehcenlik ve aşırı şiddet içermeyen, “-18” olarak adlandırabileceğimiz görüntüler için kullanılıyor,

[3]    ç.n. Machine Learning yerine uzlaşılmış bir Türkçe kavram ne yazık ki yok.

[4]    ç.n. Amerika’nın zamanında en yaygın video/film kiralama servisi. 

[5]    Wages for All Work