Sanat

Tarihi Kırıntılar: Yeniye muhtaç

Barış Bıçakçı’nın 9. Kitabı Tarihi Kırıntılar bu ayın ilk günlerinde yayımlandı. Kitap okura “şiir kadar yalın, hayat kadar karmaşık; şiir kadar karmaşık, hayat kadar yalın bir roman” ifadeleriyle sunuluyor. Ancak Tarihi Kırıntılar, okurunun Barış Bıçakçı’dan beklentisini özetleyen bu tanımı doldurmakta zorlanıyor, Bıçakçı bir değişimin eşiğinde duruyor.

Kitap, kahramanı Can Aladağ’ın, ablası Meral’in bir şairle ortadan kayboluşunun ardından anne ve babasıyla beraber ablasının ve şiirin peşine düşüşünü anlatıyor. Meral’in bir şairle kaçışının ailede yarattığı travma her birini farklı yönlerden şiirle ilişkilendirmiş; annesi, babası ve Can, Meral’i kaçıran şairi şiir yardımıyla bulmayı denemiş. Can’ın arayışı en uzun süreni: Yirmi yıldan fazla vakit geçmişken, annesi babası Akyaka’ya yerleşmişken o, ablasını aramaya devam ediyor. Şairlerle söyleşiler yapıyor, onlardan hikayeler dinliyor, isimlerini silerek hikayelerini bir kitapta topluyor. Ablasını tek bir şair portresine ulaşmaya çalışarak arıyor. Nihayet kitabını oluştururken şairliğe bürünüyor, kendi poetikasını yazıyor

Kurgunun katı düzeni
Kurgu başlarda karmaşık gözüküyor: Geçmiş, bugün, şairlerin anlatıları, poetikalar, kişiden kişiye geçişler, rastgeleymiş gibi gözüken başlıklı ve başlıksız bölümler… Her bir bölüm de 2-3 sayfa uzunluğunda olduğu için kısa bölümler arasında oradan oraya savruluyoruz. Anlatanlar sık değişiyor, anlatıcı da giriyor, birinci şahıs, üçüncü şahıs derken girişte kaybolmamak elde değil. Oysa ilerledikçe görüleceği üzere kurgunun sert bir matematiği, katı bir düzeni var.

Kitap boyunca istisnasız aynı sırayla dört bölüm birbirini izliyor:

  1. Can’ın ablası Meral’in kaybolduğu yıldan başlayarak ailesi ile geçirdiği bölümler, 1992 Aralık ayından, 2006 yılının Aralık ayına kadar doğrusal ilerliyor.
  2. Can’ın tek bir şair portresine ulaşmak için kitabını oluşturduğu bölümler, Can’ın şairlerle görüşmelerini ve hayatından kesitleri içeriyor, 2014 yılının Nisan ayından 2018 yılının Mart ayına kadar yine doğrusal ilerliyor.
  3. Can’ın görüştüğü şairlerin hayatlarında bir kesiti anlattıkları bölümler.
  4. Bir önceki bölümde anlatıcı olan şairin şiire bakışını anlatan poetikası.

Bu dizi on üç defa sırasıyla tekrar ediyor. Can’ın geçmişi, bugünü, on iki şairin hikayesi, on iki poetika ve nihayet Can’ın kitabını sunuşu ve kendi poetikasını oluşturmasıyla bitiyor kitap.

Yukarıda 3 ve 4 ile numaralandırılan bölümler ise Can’ın en sonda sunduğu kitabı oluşturuyor. Zaten kitapta sadece şairlerin hikayelerini anlattıkları bölümlerin başlığı var. Sırasıyla: Uçan Balon Yasası, Kimin İçin Bu Seyirlik?, Ülke Gerçeği, Yazmamak İçin, Çerçevenin Çekiciliği, Can Sıkıntısı Olarak Hayat, Küçük Tragedyalar, Elmas Hanım’ın Uzay Macerası, Kendini Turgut Uyar Sanan Adam, Üç Kadın Bir Balık, Çirkin ve Önemsiz, Şiirin Çağrısı ve son olarak Can Aladağ’ın ‘Sunuş’u.

İyi hesaplanmış bir kurgu, bölümler arası böylesine sistemli bir ayrım bildiğim kadarıyla yazar için de yeni, özellikle Seyrek Yağmur’daki kopuk geçişlerden farklı olduğunu tespit etmek güç değil. Seyrek Yağmur’da olduğu gibi bu kitapta da anlatı içinde anlatı ile karşı karşıyayız. Kitabın yarısı, aslında romanın kahramanı Can Aladağ’ın kitabı ‘Şair Geçidi’ne ait.

Fakat 194 sayfalık romanın içinde, sizi kaybolmuş hissettirecek kadar çok sayıda karakter var. Üstelik, karakterlerin kitap içerisindeki varlıkları zaman zaman özensiz bir görüntü veriyor. Örneğin, kızının gidişinin ardından tüm şiir dergilerini didik didik eden ve şairlerle görüşmek için dört bir yana giden anne Sevgi’nin hikayesi başta sık sık anlatılıyor, sonra kayboluyor, Akyaka’ya yerleşiyor. Kızının ardından ajandasına şiir yazan ve şiirlerinin onuru için amiri daire müdürüyle yumruk yumruğa kavga eden baba Taner de onunla beraber gözden yitip gidiyor.

Bu kısımlar boyunca Can’ı pek tanıyamıyoruz, Meral’le olan ilk anısı ise oldukça zorlayıcı:

“… Bir gözünü kapının anahtar deliğine dayayıp ne çok izlemişti ablasını, soyunmasını isteyerek, daha çok soyunmasını isteyerek…”

“… Uygun zamanı kollayıp ablasının orasını burasını mıncıkladığında, onun kızgınlık ve şaşkınlıkla attığı çığlıklardan başka bir şey elde edemezdi…”

“Can, odasında durmuş ablasını düşünüyordu. Düşünmek için uygun olmayan yerleriyle düşünüyordu ve Can’ın içinde bir dağ bütün manzarayla titredi.”

Bu ‘güçlü’ anının hem bayağı bir anlatımı var, hem de hikayenin ilerisinde Can’ın karakterinde etkisi gözlemlemek zor. Bu sebeple böylesine iddialı bir anlatıma girişilmesinin sebebini anlamak güçleşiyor. Bu gibi eksiklikler karakterleri belirginleştiremediği için hikayenin de, dolayısıyla kurgunun da zayıflamasına sebep oluyor. Bunun dışında Arzu kitap boyunca sık sık ortaya çıkıyor, kendini bir gösteriyor, bir kayboluyor, ama tam bir anlatı oluşturmuyor, bir katkı sunmuyor.

Hikayenin ve karakterlerin zayıf ve bazen anlamsız kalmasında, kısa bir roman için çok fazla karakterin varlığı etkili; Can, Sevgi, Taner, Rana, Ali, Yeşim, onlarca şair ve yokluğunda Meral kitapta değinilmeye çalışılan güçlü karakterler, ama onları anlamak, onlara yaklaşmak mümkün değil. Üstelik bu karakterler Can’ı da güçlendirmiyor, etkilemiyorlar. Zaman zaman öfkelendiriyorlar, o kadar.

Artan politik vurgular
Bir Barış Bıçakçı eserinde ilk defa politik vurgular bu kadar ön planda. Can da, şairler de sık sık politik düşünüyor, politik konuşuyorlar. İlk örnek çok güçlü, bu vurgunun kaynağı da orada belki:

“2015 yılının Temmuz ayındayız. Sonraki cümle şu: Bir canlı bomba saldırısıyla onlarca insan parçalanıp öldü. Böyle bir cümleyi nasıl kurabiliyorum, diye düşünüyor Can. İnsanın, ‘mini minnacık sabah saatlerinden’ meydana gelmiş bu muazzam yaratığın, yeryüzündeki yazgısı bir öğle vakti parçalanarak ölmek ve gazete kağıtlarıyla örtülmekmiş gibi, cümlenin sonuna o noktayı nasıl koyabiliyorum? Gramer mi engel oluyor çıldırmama, imla mı tutuyor kendi boğazımı sıkmak için kalkan elimi?”

Baskı döneminin ölümleri, anlatımı politikliğe itmiş, ölüm her yanıyla politik artık. Şairler ve katliamların geçtiği kitapta birden fazla kez Madımak anması var:

“Bu söylediklerini şairlerin yakıldığı bir ülkede söylüyorsun, unutma diyordu Yeşim. Can, bir kez daha kendi derdinden utanıp susmanın çaresizliğini hissetti.”

Küçük Tragedyalar bölümündeki şairin ölümle karşılaşmasını anlatımı yakışıksız bulunabilir. Kaçkarlar’da ölen biri, şairin ağzından:

“…Kıyafetinden, teninin renginden, sürmeli görünen gözlerinden dertli bir coğrafyadan geldiği, Suriyeli, Iraklı, ya da Afgan olduğu hemen anlaşılıyordu. Yüzünde müthiş mutsuz bir ifade vardı. Mutsuzluklar kıvranmış, kurumuş, ölmüştü.”

Can’ın politik vurgular artmadan önceki döneme ait bir anısı da var: Ailesi ve Ali’yle bir resim sergisine gittiklerinde, ressamın, sanatın esinini hayattan değil yine sanatsal fikirden aldığını söylemesi üzerine, itirazlar yükseliyor:

“Günümüz Türkiyesi’nde böyle bir yaklaşımın duyarsızlık ve şımarıklık olduğunu söyledi biri. Sanatçının çağının tanığı olmak gibi bir sorumluluğu olduğu, ülkeye, topluma sırt çeviremeyeceği dile getirildi. Yaşlıca bir kadın heyecanla ayağa kalktı, ‘Gericilerin Atatürk Türkiyesi’ni yıkmak için pusuda beklediği böyle bir zamanda…’ diye başlayan uzun bir konuşma yaptı, ressamı gözlerini açmaya davet etti.”

Dilinden alaycılığını anladığımız anı 2001 Mayıs’ından. Bu alaycılık mı alaya alınıyor, kestirmesi güç. Sonrasında suçluluğa da değiniyor:

“2016 yılının Eylül ayındayız, gölgede ve güneşte hepimiz biraz mahcubuz, diye düşünüyor Can. Biz mahcubuz. Biz, bir yandan ülke gündemini takip ederken bir yandan da içtikleri suyun PH değerine dikkat ettikleri için basamakları fark edemeyip suçluluk duygusunun kucağına yuvarlananlar…”

Ölümden gelen politik vurgunun hayatın naif yanlarıyla da bir gerilimi var ve bu gerginlik kitap içinde çokça hissediliyor:

“2017 yılının Mayıs ayındayız. Gece yer yatağında uyurken duvarı yıkarak evlerine giren bir polis panzeri tarafından ezilen iki çocuğun ölümünü, son nefesini bir huzurevinde veren bir ihtiyarın ölümüyle; keskin nişancılar tarafından sokağın ortasında vurulan ve vurulduğu yerde can çekişerek ölen elli yedi yaşındaki kadının ölümünü, kendi fotoğrafını çekerken uçurumdan aşağı düşen bir gencin ölümüyle karşılaştırmayacağız. Zihnimiz azıcık berrak olsa… Aklımız kötülüğü anlamaya çalışmaktan yorgun düşmemiş olsa…”

Yeni bir dilin ihtiyacında
Can’ın tüm kitap boyunca şiiri arayışında başta poetikalarda olmak üzere, şiirin adı çok sık geçerken kendisini bulmak zor. Şiirin peşinde giderken şiirselleşmesi beklenilebilecek dil, yalınlığa yönelmediği gibi bazen daha da karmaşıklaşıyor. Ali de Can’a aynı şekilde sitem ediyor:

“‘Anlamıyorum!’ dedi Ali, ‘Gitgide daha sade yazman gerekirken daha karmaşık, daha süslü yazıyorsun. Ne söylediğin anlaşılmıyor. Sanki bütün yazılara bir biçimde kendi dertlerini iliştirmek istiyorsun, belli olmasın diye de ortalığı velveleye veriyorsun!'”

Kitabın sonundaki bu alıntıda bir hesaplaşma olabilir. Özellikle diyalogların sadelikten uzaklaştığı görülüyor. :

“…Neredeyse soluk almadan konuşuyor Rana: ‘Aşık olduklarını söyleyemem ama hiç durmadan sevişiyorlar. Ölümün, felaketin kıyısına geldikleri için ellerinde hayata dair, insan olmaya dair kalan tek şey sevişmekmiş gibi ya da sanki sevişmeseler onlar da hastalanacakmış gibi. Çok mu duyarsızlar yoksa fazla mı duyarlılar? Sevişerek boş mu vermiş oluyorlar yaşanan acılara yoksa ölülerin yasını mı tutuyorlar? Bu seyrettiğimiz ahlaki bir çöküntü mü yoksa ahlak aslında bedenler hazdan yorgun düştüğünde mi kendini gösterir? Arzularımızı tatmin ettikten sonra mı ahlaktan söz etmeye başlamalıyız? O kadar sarsıcı sorular sorduruyor ki film…'”

Burada belki bir eleştiri getirilebilir, Barış Bıçakçı’nın Veciz Sözler kitabında alaya aldığı veciz söz söyleme alışkanlığına Seyrek Yağmur’da belki çokça, Tarihi Kırıntılar’da da zaman zaman paragraf sonlarında yöneldiğini söyleyebiliriz. Şiirselleşmeyi beklerken vecizleşme tehlikesi de bir yanda bekliyor.

Öte yandan, Barış Bıçakçı’nın alameti farikası olan dili var: son yirmi senede üretilen birçok eserin az ya da çok dilini etkileyen, ‘sinek ısırıklarının müellifi’ olacak kadar naif bir dil. Popüler kültürde, hatta televizyon dizilerinde bile kullanılan bu dil ne yazık ki artık eskimeye başlamış. Her alanda kullanıldığı, yıprandığı için belki, belki de dönemin ruhu değişti.

Barış Bıçakçı aynı seviyede üretimine devam etse bile artık önceki çarpıcılığından uzaklaşıyor; üstelik belki de bazı kitapları aceleye gelmiş, son iki kitabında öncekilerle aynı seviyede özenli bir dil bulunmuyor. Sadece bununla da ilgili değil belki, bu dil çıkardığı yedi kitapla ömrünü tamamlamış olabilir, yeni şeyler söylemek için yeni bir dil geliştirmek gerekebilir. Belki de bu durumun farkında olarak Seyrek Yağmur kitabında büyülü gerçeklik küçük parçalar halinde deneniyor ancak Tarihi Kırıntılar’da devamı gelmiyor. Bu kitabın şiirin peşinden giderken şiiri ıskalaması bu yüzden üzücü. “Şiir için bazen en basite kadar gitmek gerekir ve iyi şiirin bir adım ötesi basitlik, iki adım ötesi mutlak sessizliktir.” Barış Bıçakçı’nın dili şiire her zaman yakındı ama uzun zamandır mesafesini koruyor ve artık bu mesafe açılmaya başlıyor.

Değişimin eşiği
Hem Can Aladağ’ın kitabında hem de onun dışında sanatı, edebiyatı, şiiri çokça tartışmasına rağmen bu kitapta Barış Bıçakçı’nın poetikasını aramak haksızlık olur. Ama yine de Can Aladağ’ın kitabının ismi güzel bir sembol: Şair Geçidi. “Hem şairlerin geçit töreni anlamında hem de bir yerden bir yere geçiş noktası anlamında.” Tarihi Kırıntılar, Barış Bıçakçı için yeni bir anlatıma geçişinin habercisi olabilir, belki de olmalı. Kitapta; tamamlanmamış karakterler, aceleye gelmiş anlatım ve değişmeye ihtiyaç duyan bir dil ama bir yandan da iyi hesaplanmış kurgu, bir poetika niyeti ve Seyrek Yağmur kitabıyla artmaya başlayan politik vurgular öne çıkıyor. Barış Bıçakçı’yı artık yeni bir dil çağırıyor. İlk poetikadan alıntıyla:

“Şiir, şairi kim olduğuna hayatta neyi başarıp neyi başarmadığına bakmaksızın çağırır.
Şiir şairi çağırır.”