Sanat

Bir metal serüveni

Bu yazıyla uzun yıllardır hayatımda çok önemli bir yeri olan metal müzikle ilişkimi anlattığım bir yazı dizisine başlıyorum. Bu süreçte metal müziğin kendi serüvenime eşlik eden değişimini de aktaracağım. Aynı zamanda metal müzik türlerini açıklamak için çektiğim videoyu da buraya ve yazı sonuna ekliyorum.

Metal müzik dinlemeye başlamam tesadüf olarak nitelendirilebilecek bir şekilde liseye başladığım zamana tekabül ediyor. Sene 2003, henüz 14 yaşındayım, yanlış hatırlamıyorsam Number 1 adlı televizyon kanalında gördüğüm klipler ve Blue Jean dergisindeki birkaç tanıtımın etkisiyle Kadıköy sahilde bugün yerinde koca bir Starbucks duran Seyhan müziğe girip dört tane kaset satın alıyorum. Bunlardan bir tanesini unutmuş olsam da diğerleri Evanescence’ın Fallen’ı, The Rasmus’un Dead Letters’ı ve Red Hot Chili Peppers’ın By the Way’iydi.

Bu albümleri takriben birkaç ay dinledikten sonra sıkıldığımı ve her nasılsa Slayer’a denk geldiğimi hatırlıyorum. Bu dönemde ayrıca amcam Amerika’dan iPod getiriyor ve beyni 2GB olan alete Show No Mercy, Hell Awaits, Reign in Blood, South of Heaven ve Seasons in the Abyss’i dolduruyorum. Liseye vapurla gelip gidiyorum ve normalde sabah 7:15 vapuruyla gidersem yetişiyorum ama okula vapurla giden diğer tüm öğrenciler de o vapurla gittiği ve onlarla gidersem müzik dinleyemeyeceğim için 7:00 vapuruyla geçip müzik dinliyorum.

Slayer kişisel müzik geçmişimde nispeten büyük bir yer teşkil ettiği için albümleri üzerinde biraz durmak istiyorum. Show No Mercy albümünden favorilerim The Antichrist, Metalstorm / Face the Slayer ve Black Magic idi. Hell Awaits bana pek hitap etmeyen bir albüm olmakla birlikte Necrophiliac çok güzel bir şarkı. Reign in Blood albümünde her ne kadar Angel of Death, Altar of Sacrifice, Postmortem ve Raining Blood en sevdiğim şarkılar olsa da bu albümü şarkı ayırt etmeden baştan sona büyük bir keyifle dinliyordum. South of Heaven pek ısınamadığım bir albüm olmakla birlikte South of Heaven ve Spill the Blood harika şarkılar. Seasons in the Abyss albümünü ise Slayer’ın yaptığı en iyi albüm olarak hatırlıyorum. Elbette bu noktada Slayer’ın bundan sonraki albümlerini dinlemediğim notunu düşmek de gerekiyor. Seasons in the Abyss’te hoşuma gitmeyen tek bir şarkı bile yok. 16 senelik metal dinleyicisi ve 15 sene önce Slayer dinlemeyi bırakmış biri olarak bugün dahi zaman zaman açıp bu albümü dinliyorum.

Thrash metal adı verilen türün en büyük temsilcilerinden biri olan Slayer’ın sertliği bana göre gitarları veya davulları değil, şarkı sözlerinden öte geliyordu. 14 yaşındaki ben için kimi rencide ettiklerini umursamadan şarkı söylüyor olmaları inanılmaz derecede güzel bir şeydi. Şarkıları her ne kadar güzel olsa da bir süre sonra elimde farklı albümleri olmasına rağmen albümlerin hiçbirinde farklı diyebileceğim bir şarkılarının olmadığını fark ettim. Hem farklılık, hem de daha sert müzik arayışından ötürü yolum Behemoth ve Children of Bodom ile kesişti. Yolum kesişti derken, Behemoth’tan dört, Children of Bodom’dan da üç şarkı bulabilmiştim. O dönemler evdekiler yattıktan sonra 146 ile internete girilen dönemlerdi. Sabah herkesten önce uyanıp telefonun kablosunu yine telefona sokmak gerekiyordu. Toplam yedi şarkıyı Limewire sayesinde çok da büyük olmayan zorluklarla elde etmiştim ve bu iki grup bugün halen daha keyifle dinlediğim gruplar arasında yer alıyorlar.

Children of Bodom’un gitarları daha güzel, Behemoth’un da müziği daha sert olduğu için kendimi Slayer’ın ötesine geçebilmişim gibi hissediyorum. Ama toplam yedi şarkı elbette bir süre sonra kabak tadı veriyor. İşte o tarihlerde Blue Jean ekinde dergiyi sonsuza dek minnetle anmama sebep olacak cd’yi veriyor: Rock the Nations 2004. Liste şöyle: 1. Sentenced – Neverlasting 2. Circle II Circle – Out of Reach 3. Pentagram – Lions in a Cage 4. Destruction – Desecrators of the New Age 5. Amon Amarth – Death in Fire 6. Blaze Bayley – Ten Seconds 7. Epica – Cry for the Moon 8. Pain of Salvation – Undertow 9. Lake of Tears – The Greyman 10. Katatonia – Ghost of the Sun 11. Leaves’ Eyes – Norwegian Lovesong 12. Atrocity – Cold Black Days 13. UDO – Trainride in Russia 14. Vader – Epitaph 15. Orphaned Land – Norra el Norra (entering the dark).

Bu albümle birlikte müzik zevkim iyice şekillenmeye başlıyor. Amon Amarth ile tanışıklığım İsveç’in diğer harika gruplarını araştırıp bulmama, oradan da Norveç’e geçmeme vesile oluyor ve 2005’den sonra dinlediğim grupların sayısı hayli artıyor. Bu sebepten ötürü dinlediğim bütün grupları tek tek saymaktansa hem müzik zevkime en çok hitap eden, hem de müziğe yaklaşımımı en çok etkilemiş grup ve albümlerden bahsetmenin daha doğru olacağını düşünüyorum.

Polonyalı bir grup olan, Black Metal grubu olarak yola çıkıp son dönemde Blackened Death Metal türünde müzik yapan Behemoth ile başlamak en doğrusu olacak. Satanica albümünden I Loved You at Your Darkest albümüne kadar muhtemelen en çok dinlediğim ve en sevdiğim grup. Ben dinlemeye başladığım zamanlarda Demigod albümü çıkalı kısa bir süre olmuştu. Bir metal müzik dinleyicisi olarak bu grubun zaman içindeki evrimini takip edebilmiş olmaktan ötürü kendimi şanslı addediyorum. Nergal lösemiden hastaneye yattığında kendisine destek mahiyetinde e-mail atmışlığım bile var. Favori albümüm The Apostasy olmakla birlikte Demigod, Evangelion ve The Satanist albümlerinin de birer şaheser olduğunu düşünüyorum.

Beni Behemoth’a çeken şey ilk başta sertliği olmasına karşın ilgimi çekmeye devam etmesinin sebebi, diğer pek çok Black Metal grubunun kısır döngüsüne girmemeleri. Black Metal adını verdiğimiz tür temel olarak din düşmanlığı, spesifik olarak Hristiyan karşıtlığından müteşekkildir. Bu tür müzik yapan grupların büyük bir çoğunluğu barbarca ve dolayısıyla anlamsız bir saldırganlık sergilerken mitolojiden ve hermetik metinlerden beslenen Behemoth’un şarkı sözleri, düşmanlık yaptığı şeye amaçsız bir saldırının ötesine geçip yok etmeyi istediğini beyan ettiği olgunun yerine koyulabilecek yeni bir şey sunuyor. En nihayetinde amaç gerçekten herhangi bir şeyi yok etmekse bu taşla sopayla yapılabilecek bir şey değil. Immortal solist/gitaristi Abbath’ın bir röportajında Norveç’teki kilise yakma olayları hakkında bir soruyu cevaplarken söylediği gibi, o kilise yakıldığında yok edilmiş olmuyor, devlet senden aldığı vergiyle gidip yerine yenisini inşa ediyor. Abbath’ı da severim bu arada, müziğinden ziyade kendisini tabii.

Behemoth şarkılarını coverlamak eğer davulcu değilseniz oldukça rahat. Gitarları yüksek bir teknik yeterlilik gerektirmiyor, şarkıların ana riffleri çoğunlukla kolay. Örneğin Ov Fire and the Void gibi kanımca sahnede harika duran bir şarkıyı büyük bir rahatlıkla çalma listenize ekleyebilirsiniz. Eğer davulcuysanız iş başka tabii. Günlerden bir gün yine saçmalarken arkamda Inferno ya da Kollias olsa minimum Andromeda’ya kadar fethede fethede ilerleyebileceğimi iddia etmiştim. Nergal de arkasında Inferno’yla en azından bu dünyayı fethetmiş sayılabilir. Kendilerini üç ya da dört kez canlı izledim ve canlı performanslarına hayran kalmamak elde değil. Gerek konseri bir şova ve hatta bir ritüele dönüştürmeleri, gerek icradan ödün vermemeleri takdire şayan. 2010’da Jolly Joker Balans’ta verdikleri konser hayatımda izlediğim en iyi konserlerden biriydi. Senelerdir ısrarla Seth’i dışlıyorlar, bazı grup fotoğraflarına falan almıyorlar ve açıkçası bu yüzden adama biraz üzülüyorum ama onun dışında bir grup nasıl olmalı dendiğinde aklıma gelen ilk isim Behemoth.

Children of Bodom’dan bahsetmişken ondan devam edeyim. 2010 senesinin Ağustos ayında Finlandiya’da bir yerde kendilerini dinlemişliğim var. Kendi ülkelerinde oldukları için geniş geniş çalarlar gibi anlamsız bir beklenti içinde olduğum ve sahnede taş çatlasın yarım saat kaldıkları için kendilerine o günden bu yana kırgınım ama bu durum Something Wild ve Hatebreeder’ın baştan sona gerçek birer şaheser olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Genel olarak solodan ziyade riff ağırlıklı şarkılar dinlemeyi ve çalmayı seviyor olmama karşın bir Silent Night Bodom Night olsun, bir Lake Bodom olsun dinlemekten büyük bir keyif alıyor, üstüne üstlük düzgün çalmayı becerdiğimde büyük bir tatmin duyuyorum. Kendi bestelerim üzerindeki etkileri pek büyük olmasa da zamanında çok dinlediğim, sevdiğim ve takdir ettiğim gruplar arasında yer alıyorlar.

Müzikal anlayışımı etkileyen gruplar arasında Amon Amarth’ı da saymam gerekiyor. Versus the World, Fate of Norns, With Oden on Our Side, Twilight of the Thundergod ve Surtur Rising albümleri gerçekten güzel albümler. Amon Amarth’a şimdi mesafeli duruyor oluşumun iki sebebi var. Birincisi çok güzel değil, güzel albümler yapıyorlar. İkincisi ise hep aynı müziği yapıp duruyorlar. Bu ikinci sebebin bazı insanların Amon Amarth’ı çok seviyor olmasının sebebi olduğunu da anlıyorum ancak örneğin Twilight of the Thundergod’da albümle aynı isimli şarkının ve Surtur Rising’de For Victory or Death isimli şarkının ana verse rifflerindeki benzerlik tarzında şeyler bana gitaristlerin gitara hep aynı şekilde yaklaştığını ve müziğe bir yaratım değil de bir üretim gibi baktıklarını düşündürttüğü için zaman içinde kendilerinden uzaklaştım. Yine de onlardan bana The Fate of Norns, Under the Northern Star, Runes to My Memory, Embrace of the Endless Ocean gibi duygusal şarkılar kaldı. Genel olarak gitarları son derece kolay ama çalması eğlenceli. Twilight of the Thundergod’daki soloyu Children of Bodom’un Alexi Laiho olmayan gitaristi Roope Latvala çalıyor olduğu için o sayılmaz. Kendilerini iki üç kez izlemiş olsam da 2008 senesinin bir kış ayında Parkorman’da verdikleri konser epey güzeldi. Sahneleri zaten genel olarak çok iyi, senkron pervaneleri çok hoş.

En çok etkilendiğim ikinci grup ise maalesef başına eski sıfatı koymadan anamayacağım In Flames. Gothenburg Death Metal adı da verilen Melodic Death Metal türünü oluşturan üç gruptan biri olan In Flames (diğer ikisi At the Gates ve Dark Tranquility) bana göre bir zamanlar muazzam müzik yapıyordu ve artık ne yapıyor olduklarına dair bir bilgim ve ilgim yok. The Jester Race isimli albümleri sık sık başvurduğum bir rehber olmakla birlikte Whoracle ve Colony de harika albümler. Whoracle albümünden Jotun şarkısı Melodic Death Metal nedir ve nasıl yapılır sorularına bir cevap niteliği taşıyor. Albümleri kaydederken tek bir şarkıya üst üste sekize kadar gitar koyabildikleri gerçeğini bir kenara bırakırsak iki gitarın muhteşem uyumunu ilk olarak In Flames’de gözlemleme fırsatı buldum.

Üçüncü sırada ise içlerinde müzikal anlamda en çok beğendiğim grup olan At the Gates geliyor. Slaughter of the Soul albümleri muhteşem olmakla birlikte 2014’te çıkardıkları At War with Reality albümleri bence mükemmel. Eğer ki dinlediğim gelmiş geçmiş en güzel metal albümünün ne olduğu sorulsaydı birazcık düşündükten sonra At War with Reality cevabını verirdim. Tıpkı In Flames gibi müziklerinin güzelliği herhangi bir enstrümanın öne çıkmasından değil, hepsinin kusursuz uyumundan kaynaklanıyor. Kanımca bütün riff ağırlıklı müzik yapan gruplarda olduğu gibi gitarları harika ve çalmak için yüksek bir teknik yeterliliğe ihtiyaç yok.

Listeyi İsveç’ten Norveç’e geçip Dimmu Borgir ile tamamlıyorum. 2018’de çıkan Eonian’a henüz gözdelerimden biri diyemiyor olmama karşın sayesinde Norveççe şarkılar ezberlemeye başladığım ilk albümleri For all tid dahil olmak üzere Stormblåst, Enthrone Darkness Triumphant, Spiritual Black Dimensions, Puritanical Euphoric Misanthropia, Death Cult Armageddon, In Sorte Diaboli ve Abrahadabra muhteşem albümler. Senelerdir her dinlediğimde içinde bulunduğum yerden çıkmama olanak sağlayan 1996 tarihli Stormblåst albümünden Sorgens Kammer kalbimde çok ayrı bir yere sahip. Puritanical Euphoric Misanthropia baştan sona bir şaheser. Ayrıca yazı boyunca “peki neyi çalmak için yüksek bir teknik yeterliliğe ihtiyaç var?” diye düşündüyseniz onun cevabı da Dimmu Borgir’de. Hangi enstrümanı çalıyor olursanız olun Dimmu’nun diskografisinden rastgele bir şarkı seçip notalarını önünüze alırsanız enstrüman hakimiyetinizin ne kadar iyi olduğunu sınama fırsatı yakalayabilirsiniz.

Dimmu Borgir genellikle kendini gerçek Black Metalci kabul eden kimseler tarafından sevilmez, zira ana-akım olmakla suçlanırlar. Bir Black Metal grubunun ne kadar ana-akım olabileceği sorusunu cevaplamadan geçtikten sonra bu tür kimseleri istedikleri grubu sevmemeleri için rahat bırakabiliriz. Benim perspektifimden bakıldığında ise Dimmu Borgir her albümde değişen ve dolayısıyla gelişen, müzikal anlamda sürekli deneyler yapan, Black Metal ideolojisinin kısır döngüsüne girmeden ve tekrara düşmeden geniş bir yelpazede harika müzik sunan bir grup. Buna dair bir kanıt arıyorsanız sırasıyla Death Cult Armageddon, In Sorte Diaboli ve Abrahadabra’yı dinleyebilirsiniz. Forces of the Northern Night albümünün kaydedildiği konserde olmayı gerçekten çok isterdim.

Bestelerimde etkisi olduğunu düşündüğüm, anılarımda epey büyük bir yere sahip olan bu metal grupları ve albümleri dışında bir de öneri listesi sunmak istiyorum. Enstrüman hakimiyetini ve müzik anlayışını geliştirmek, müzik yelpazesini genişletmek isteyenlere yardımcı olacağını umuyorum.

Arch Enemy – Wages of Sin, Doomsday Machine, Rise of the Tyrant; Almora – Kalihora’s Song, Kıyamet Senfonisi; Becoming the Archetype (Christian Metal grubu, benim “guilty pleasure”ım) – The Physics of Fire, Dichotomy; Blind Guardian – Imaginations from the Other Side, Nightfall in Middle Earth; Carach Angren – Death Came Through a Phantom Ship; Dark Funeral – Diabolis Interium, Angelus Exuro pro Eternus; Dark Tranquility – The Gallery; Demons & Wizards – Touched by the Crimson King; Dethklok – The Dethalbum, Dethalbum II; Dream Theater – Metropolis Pt. 2: Scenes from a Memory, Train of Thought; Gojira – L’Enfant Sauvage; Gorgoroth – Incipit Satan; Iced Earth – The Dark Saga, Horror Show; Iron Maiden – bütün albümler; Judas Priest – Painkiller, Angel of Retribution; Kalmah – Swamplord, Swampsong; Kataklysm – Serenity in Fire; Lamb of God – Ashes of the Wake, Sacrament; Marduk – Panzer Division Marduk; Mayhem – De Mysteriis Dom Sathanas; Meshuggah – obZen; Metallica – Hardwired… to Self-Destruct; Metsatöll – Äio; Opeth – Deliverance; Rotting Christ – Rituals; Satyricon – Nemesis Divina; Sepultura – Arise, Chaos A.D., Roots; Silencer – Death-Pierce Me; Pentagram – Anatolia, Unspoken, Bir; Quo Vadis – Day into Night, Defiant Imagination; Wintersun – Wintersun.