Sanat

Feyyaz Kayacan’ın ‘Çocuktaki Bahçe’si

Walter Benjamin, ünlü Tarih Kavramı üzerine tezler metninde tarihi ‘sürekli bir inşa faaliyetinin nesnesi’ olarak tanımlar. Sanatın, edebiyatın tarihi de aynı şekilde yeniden ve yeniden yazılır. Kimi metinler, yazıldıkları dönemde yok hükmünde, yeraltında kalır, ancak bir süre sonra keşfedilir. Varlığıyla dönemin tarih yazımını değiştirir. Lautremont’un ‘Maldoror’un Şarkıları’ metni, Sürrealizm akımına verdiği ilham ile bu durumun iyi bir örneği sayılabilir. Bazı metinler ise yazıldıkları dönemde belli bir okunurluk ve ilgiye ulaşır. Ancak öncü niteliklerine rağmen gördükleri ilgi sınırlıdır. Türkçe edebiyat içerisinde özellikle ikinci durumun birden fazla örneğini görmek mümkün. Kırmızı Kedi Yayınları tarafından eserleri tekrar basılan Feyyaz Kayacan da bu yazarlardan biri.

Şiire yaklaşan düzyazı

Bilge Karasu, Ferit Edgü gibi 1950 kuşağının öncü öykücülerinin öncülü olarak kabul edebileceğimiz Kayacan’ın öyküleri ve tek romanı uzun süredir basılmıyordu. Kendisine dönük ilgi Türkçe edebiyata ve edebiyat tarihine meraklı küçük bir okur toplamıyla kısıtlıydı. İlk ve tek romanı ‘Çocuktaki Bahçe’ ise öyküleri kadar dahi bilinmiyordu. Önce ‘Çocuktaki Bahçe’nin, ardından öykülerinin tekrar basılmasıyla birlikte Kayacan’ın yeniden keşfedilmesi, ya da en azından biraz daha büyük bir okuyucu toplamına ulaşabilmesi mümkün hale geldi. 

1950 kuşağı öykücüleri, ‘İkinci Yeni’ olarak adlandırılan şiir akımıyla aynı dönemde sahneye çıktı, birbirini etkiledi. İkinci Yeni ile birlikte, Cemal Süreya’nın ifadesiyle şiir dize hakimiyetinden kurtularak kelimeye dayanmıştı. Dönem edebiyatının iklimini yansıtan en önemli tespit ise ‘şiirin düzyazıya, düzyazının şiire yaklaştığı’ tespitiydi. Bu anlamda Kayacan’ın ilk edebi metin denemelerinin şiir olması (üstelik Fransızca ) şaşırtıcı sayılmazdı. 

Akıl ve çocukluğun masumiyeti

Kayacan lise eğitimini Saint Joseph Lisesi’nde tamamladı. Üniversiteyi de Fransa’da okuyan yazarın Avrupa yazını ile olan ilişkisi, hem dönemin Türkçe edebiyatının sınırlarının hayli dışında, özgün bir metinsellik ortaya koymasına sebep oldu. Ancak yaşamının çoğunu yurtdışında geçirmesi dönemin edebiyat dünyası tarafından görmezden gelinmesini de kolaylaştırdı. Kayacan’ın Avrupa ile ilişkisinin, yazını üzerinde çok büyük bir etkisi olduğunu söylemek mümkün. Hivren Demir Atay’ın Çocuktaki Bahçe’nin Flora ve Faunası: Çocukluktan Yaşlılığa Bir Canlılık Estetiği[1]adlı makalesinde Kayacan’dan aktardığı şu ifadeler bu ilişkinin belirleyiciliğini doğruluyor: 

“Türktüm. İngiltere’de oturuyordum. Ama yazdıklarım Fransızcaydı. Gerçekte de bunların hiçbiri bir yazar olarak gelişmeme yardımcı olmadı. Kendi içimde, kendimi daha çok yitirmemden başka bir işe yaramıyordu.”

İlk olarak 1982 yılında basılan ve 76 bölümden oluşan Çocuktaki Bahçe’nin hemen her bölümünün başında çeşitli yazar ve şairlerin alıntılarına rastlamak mümkün. Paul Celan, Osip Mandelstan, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Dylan Thomas, Günter Grass, Cemal Süreya, İlhan Berk, Cahit Sıtkı bu isimlerden bazıları. Alıntılar vesilesiyle yazarın beslendiği edebi kaynakları görmek mümkün hale gelirken, Celan’ın “Sen bana saatler dolusu ellerle geldin” dizesiyle açılan dönüş isimli ikinci bölümde şu cümleyle karşılaşıyoruz: 

“Ben Feyzi. En okunaklı adımlarımla toprağımı aramaya geldim. Toprağım bahçedeydi. Bahçe çocukluğumda.” (AGE: 12)

Çocukluk, sürrealizm külliyatında önemli bir yer tutar. Breton’un deyimiyle ideal gerçekliğin tek yolu çocukluğun masumiyetine dönmektir. Bu tespit Kayacan’ın çocukluğa yüklediği anlam ile uyum içerisindedir. Roman Feyzi’nin anlatıcı ses olduğu bir kurguyla başlasa da, anlatıcı sesin de zaman zaman değiştiğini görürüz. Bir yandan ölümü bekleyen, bir yandan ise çocukluğuna gidip gelen Feyzi dünyayı bahçe üzerinden anlamlandırır. Bahçe, ailesinden kalan izlerle doludur. Öyle ki, ağaçlar Feyzi’ye  “Beni büyükbaban dikti. Bizi hep büyükbaban dikti.” (AGE: 16) diye seslenir. 

Kitapta bir baskı unsuru olarak ortaya çıkan en önemli karakter ise ‘Anne’dir. Öyle ki, kitabın “Annemin Tanımlanması” adlı beşinci bölümü Yuhanna İncili’ne gönderme yaparak şöyle başlar:

“Önce annem vardı. Ve annemin sesi, gücü, eli vardı her sözcükte.” (AGE:  27)

Metnin ilerleyişiyle Kayacan’ın hayat hikayesi arasında parallelikler kurmak mümkün. Bu anlamda metnin otobiyografik bir karakter taşıdığını söyleyebiliriz. Ancak böyle bir kazıya girmektense metinde varolması mümkün olan başka alegorilerin üzerinde durmak daha yararlı olacaktır. Kitapta yer alan karakterler hem İstanbul’un bir dönemki kozmopolit yapısını hem de siyasi ve ekonomik atmosferini yansıtır. Doktor Panayot’tan,  Yahudi Benyamin’e bir çok karaktere rastlamak mümkünken, kitaptaki ‘Baba’ karakterinin kullandığı ifadeler dikkat çekici:  

“Sizin Fransız kültürüne mecburiyetiniz o kadar fazla ki, kendi memleketinizde bir ecnebi gibi yaşıyorsunuz diyesim geliyor.” (AGE: 146)

Ancak, her ne kadar kitap bu tip okumalara açık olsa da, metni basitçe alegorik bir anlatıya indirgemek de haksızlık olacaktır. Sürrealizm etkisinin oldukça hissedilir olduğu metin, bununla sınırlı kalmayarak  Kayacan’ın deyimiyle ‘bir yanı meddah bir yanı Kafka’ bir yapıdadır. Doktor Panayot ve yazarın ‘hayali arkadaşı’ Lök Lök Baba gibi karakterlerin anlatımı okuyanlara edebi bir tat verir. Öte yandan kitapta, yazarın Hiçoğlu’nun Serüvenleri metni başta olmak üzere çeşitli metinlerinde de görebileceğimiz gibi kendi metninin ve yazınsal kaynaklarının izini sürdüğünü görebiliriz. 

Kayacan’ın dönemi olarak adlandırabileceğimiz ellili yıllar, bugünün edebiyat dünyasını da etkilemeye devam ediyor. Bu anlamda yazıldığı dönem için oldukça çarpıcı olan bu metin, bugünün gözünden bakan bir edebiyat okuru için aynı derecede sarsıcı olmayabilir. Ancak yaşadığı dönemde gözardı edilen Kayacan’ın yeniden basılmasıyla birlikte edebiyat tarihimizde kaybolan bir sayfanın yeniden yerine oturması mümkün hale geldi. Bu yüzden Kayacan’ın metni, özellikle edebiyat tarihine dönük kazı yapmaya meraklı okurlara keyifli ve çok katmanlı bir okuma süreci vaadediyor.


[1]http://dergipark.gov.tr/download/article-file/276941