Tartışma

Game of Thrones’un cehennemi

Hell is empty and all the devils are here. 
Shakespeare, The Tempest 

Caveat: Bu yazı, genel olarak Game of Thrones hakkında olup, dizi ve kitaba atıflar “ortaya karışık” şekilde yapılmıştır. 

Dark Souls isimli ARPG (action role playing game) oyunu ilk defa 2011 yılında yayınlandığında çok tutulmuş ve sevilmişti. Oyun İngilizce tabiriyle genre defining yani yeni baştan tür tanımlayan bir oyun haline gelmiş, zor ve disiplinli bir oyun oynama tarzını oyunculara dayattığı için daha da fazla fan kitlesi bulmuştu. 

Game of Thrones’un (işbu metinde bundan sonra GoT olarak anılacaktır) yükselişini de buna benzetiyorum. İki açıdan; birincisi Dark Souls, oyuncunun daha iyi olmasını istiyordu (gerçekten de rogue-like denilen, oyunun save sisteminin ancak “ruhlar” toplandığında olduğu ve toplanana kadar defalarca ölüp ölüp dirildiğiniz bir oyundu) ve oyunun karanlık dünyası giderek cezbediyordu. GoT da izleyicisinden vakur olmasını bekleyen bir hikâye oldu. İkincisi ise daha önemli: GoT’u oluşturan karanlık mitosun sahne arkasındaki “çarklar”, Dark Souls’un yaratıcısı Hidetaka Miyazaki’nin basında yaptığı bir açıklamaya çok benziyordu. Miyazaki, çocukken çok iyi bir okuyucu olduğunu ve haliyle çocuk aklıyla mitoslardaki anlamadığı yerleri kendisinin doldurduğunu söylemişti[1]. İlk olarak GoT’un yaratıcısı Martin’in yarattığı dünyanın herkesin iddia ettiği bir ortaçağ realizmi hikâyesi yerine bu şekilde ele alınmasını teklif ediyorum. Neden bu teklifte bulunduğumu bilahare açıklayacağım. 

Burada bir noktaya dikkat çekerek bu oyun analojisinden kopalım. 11 Eylül sonrası dünyada popüler kültürün aldığı yol bu yazının konusu değil. Ancak toplumun hiç değilse beğeni sahibi bir kesiminin giderek karanlık işlere merak duyduğu kesin. Şöyle düşünün; Diriliş Ertuğrul dizisinin, kadın programlarının, propaganda makinelerinin çalıştığı bir sistemde (bunu sadece Türkiye’ye değil tüm dünyaya teşmil edebiliriz; Diriliş Ertuğrul yerine Kanye West’i koyabilirsiniz belki) bu sistemden hoşlanmayan insanların kendi beğenilerine arz edilen arzu nesnesi ne olabilir? Sorunun cevabı kendi içinde saklı. Onlar status-quo’dan hoşlanmıyorlar dolayısıyla status-quo’nun karanlığından 1960’larda Heinlein ya da Tolkien olarak “kaçan” neslin yerini kaçmayan bir nesil alıyor diyebilir miyiz? Emin değilim. Ama cevaptan hoşlandığımı söyleyemem. GoT’un ilk kitabının 1996 yılında, dizinin de 2011 yılında (Dark Souls ile aynı tarih) yayınlandığını hatırlayalım. 

Bu yazı, GoT’un 8. Sezonunun incelenmesi de dâhil olmak üzere GoT’u anlamak üzerine kurulu ve GoT’un tüm kapılarını açan maymuncuk, şu yukarıda yazdığım ikinci paragrafta saklı. Değilse GoT’un protagonistlerinin üç temel olay örgüsünden oluştuğunu biliyoruz. Night Watch’a gönderilen piç Jon Snow’un ve genel olarak Night Watch’un hikâyesi, tahtın etrafında dönen entrika ve dolaplar (Lannister, Dorne, Highgarden [Dikenli Kraliçe], Starkların çekişmesi) ve sürgündeki Targaryenlerin son mirasçısı, Daenerys Targaryen’in öyküsü. 

Hiçbir karakterin diğerinden daha iyi, daha kötü, daha üstün ya da altta olduğunu söylemenin neredeyse imkânsız olduğu bir hikâye bu. Bir genelev müdürü olan Lord Baelish’in, dört GoT kitabında ve 6 sezonda Starklara kök söktürdüğünü, tüm beşinci sezon boyunca ayaklı banality of evil sembolü Ramsey Bolton’ın yaptıklarını, çıldırmış Amerikan kasabası görünümlü Frey hanesinin Kızıl Düğün olayını, Işık Tanrısı adına gerçekleştirilen cinneti, Jeoffrey Baratheon ve Cersei Lanister’ın idare-i maslahatıyla kıyasladığımızda, bu şeytani Macbeth figürlerinin aslında onlar kadar kötü olmadığını bile söyleyebiliriz. 

Burada kitap ile dizideki önemli kopmalardan birinden bahsedelim. Tüylerimizi diken diken eden Kızıl Düğün olayında öldürülen Catelyn Stark’ın, kitaplarda Jon Snow yerine diriltildiğini hatırlayalım. Snow, yine aynı şekilde öldürülürken kitapta canlandırılmamış, hem Işık Tanrısı’nın aciz kulu Kızıl Kadın Melissandre hem de “köpek bakışlı erkek” seven fan kitlesi sayesinde hayata yeniden dönmüştü. 

Martin, Lannisterların tarihteki İngiliz hanedanlığına, mesela Güller Savaşı’ndaki Lancesterlar gibi bir referansı vermekte oldukça bonkör. İktidarda kim varsa onların finansörlüğünde bulunan Mediciler ile Demir Bankası’nın ya da ortaçağ ve Rönesans benzerliklerini sık sık görüyoruz. Dothrakilerin bariz Moğol ve Türki kabile benzerliği ise bahis dışı. 

Tüm bu hengâmede, olay örgüsündeki dini ve okült yaklaşımların daha da karanlık olması Martin’in eşsiz yazarlığının bir ürünüdür. Arya Stark’ın Qohor’da karşılaştığı Çok Suretli Tanrı, Demirdoğumluların Boğulmuş Tanrı’sı, Martin’in belki de Lovecraftian irfana borçlu olduğu müphem ışık tanrısı R’hillor ve Westeros’un resmi 7 tanrısı. 

Alf Layla wa Layla (Binbir Gece Masalları), yüzlerce yıl boyunca muhteşem hikâyesi ve olay örgüleriyle akılda kalmıştı. Ama onun etrafında dönüp dolaşan, tekinsiz bir anlatı vardır; kitabı okuyan ölür. Bu yüzden geçmişte insanların Binbir Gece Masalları’nı bitirmeye korktuğu söylenir. Martin, buna çok benzeyen bir karanlık hayaleti kitabında yaşatmayı başardı.

 II. 

GoT ile ilgili genel çerçeveyi ilk bölümde anlatmaya çalıştık. Burada da aynı metodu, diziye biraz daha odaklanarak takip edeceğiz. Bir uyarıyla başlayalım. İnsanlar GoT’un anlatısının merkezinde bulunan politik realizme ve taht etrafında dönen entrikalarına o kadar çok odaklandılar ki bu hikâyenin ait olduğu janr genelde unutulur oldu; Dark Fantasy. Karanlık fantezi, selefi olan light fantasy türlerine göre yine temel unsur olan fanteziden vazgeçmeden karanlık, melankolik ve kaderci anlatı veya kurguyu merkeze koyar. Bu işin fikir babası olan Michael Moorcock’un bu derginin yazarlarından Barış Tanyeri tarafından enfes bir biçimde Türkçeye kazandırılan Melnibone’lu Elric’ini hatırlatmamız yeterlidir. 

GoT’un yayınlandığı ilk yılda elde ettiği başarıyı anlamak istiyorsak ilk bölümde bahsettiğim hususu gözden kaçırmamamız gerekir. 2010 sonrası dönemde dünya kültüründeki değişiklikler dünyada sağ ya da sol pek çok politik akımın meşruiyet krizinin bir ifadesidir aslında. GoT’un aşırı sevilmesinin birinci sebebinin bu olduğu kanaatindeyim. İkinci sebep ise Internet çağının naif televizyon dönemlerini giderek solladığının göstergesi olan Lacanyan ordre symbolique (semboller düzeni) kullanımıdır; bunu 2000’lerin ortasında Spartaküs gibi dizilerde görmeye başlamıştık. Televizyon izleyicisi ile Internet kullanıcısının arasındaki uçurumun (belki de kuşak uçurumu?) giderek arttığının göstergelerinden biriydi bu. 

Meşruiyet krizi, hukuk dâhil tüm yapılarda kendisini göstermeye başladığında, bunun kültür ve sanatta karşılık bulmaması imkânsızdı. İzleyicinin aklını başından alan korkunç bir dünyanın “realist” olması ise ancak gerçek dünya sahnesinde karşılığı olduğu zaman mümkün olur. 

Şimdi bundan sonra diyeceklerim ise şu yukarıdaki iki paragrafla görünür bir çelişki arz edecek, buna eminim. Pozitivist çıkarımlardan hoşlanmadığımın da göstergesi bu. Hiçbir yazar, “toplumun aynası” olmak istemez ya da istese de bunu bilerek yapmaz. Sadece böyle bir yansıtma mümkün olmadığı için değildir bu; aynı zamanda böyle bir yansıtmada hiçbir şey görünmeyeceği içindir.  

İşte bu noktada GoT’un sembol düzenine yöneltilen eleştirileri hatırlayalım. Tecavüz ve şiddetin yüceltilmesi, kadının nesneleştirilmesi gibi. Esasında, GoT burada kralın şaklabanıdır. Martin, son derece nobran ve aptalca olan “toplumsal realizm” ya da “topluma ışık tutmak, toplumun aynası olmak” gibi bariz yazar tuzaklarına düşmediği gibi, trickster olarak tam da bulunan dünyanın örüntüsünü tekrar etmişti.

Tam da bu sebeple mass shooting (toplu okul cinayetleri) ya da radikal terörizmin muhatap olduğu ABD gibi ülkelerde, GoT’un eleştirilmesi başarısının muhteşem bir göstergesi oldu. Onun dünyasında Sansa Stark’ın toplu tecavüzü, kitapta anlatıldığı gibi bir han sahibinin kızına lordlardan birinin babasının gözü önünde tecavüz etmesi, açık saçık küfürler ve anlamsız şiddetin şiirselliği tam da bu sebeple yerini bulmuştur. 

Bu cihetle, GoT, sadece bir ortaçağ realizmi değil günümüz dünyasının bir parodisidir. Parodi kelimesiyle anlatımı hafife aldığımı sanmayın; planlı bir çarpıtmadan bahsediyorum. Hikâyenin anti-protagonizmi tam da bu parodinin temelidir. Bu öyle bir çarpıtmadır ki, Cersei Lannister, dizi şovları tarihinin en fazla buğzedilen karakteri olan oğlu Jeoffrey Baratheon’u annelik içgüdüsüyle savunmasının arkasında yatan saf kötülüğün kendisi bile farkında olmaz. 

Sanırım bu konuda Kierkegaard’ı ve Rabelais’in nice ironik figürünü aratmayan karakter ise Peter Dinklage’in canlandırdığı Tyrion Lannister olabilir. Hiç kimse ona itibar etmez, oysa dizi boyunca belki de itibar edilecek en sağlam karakterlerden birinin o olduğunu düşünürüz. Herkes onu kurnaz olarak bilir; kurnazdır da. Kadın ve şarap düşkünlüğü, it kopuk takımından dostlarının olması, onun Sansa’ya karşı davranışının asilliğini ve ta dizinin başından beri Jeoffrey ve yozlaşmış Lannister rejimine karşı tutumunun altındaki onurlu duruşu çok iyi bir şekilde bizden saklamıştır. 

Şimdi elimizde GoT ile ilgili en iyi bildiğimiz şeyden, onun nasıl başarılı olduğundan hareket edelim. Merkezi olmayan bir anlatının ürünü olarak karakterlerin hikâyeleri.

III. 

Bir kurdu sağ bıraktığında, hiçbir koyun güvende değildir. 
                                                                                                     Arya Stark                                                                                       

GoT karakterlerinin kendine özgülüğü, bu karakterlerin pek çoğunun izleyicinin bulunduğu dünyadaki hiçbir etik, rasyonel veya içsel yargılama nosyonlarına uymamasıdır. Sir ilan edilen Gregor Clegane (The Mountain) tek başına bir örnek olarak yeter. Deli Kral Rhaegar Targaryen’e karşı çıkan isyanda, Ellia Martel’in çocuklarını katletmiş, Martel’e saatlerce tecavüz edip hunharca öldürmüş ve bundan önce de bilinen tüm kötü şöhretine rağmen Rhaeger Targaryen tarafından şövalye ilan edilmişti. Robert Baratheon’u çok seviyor olsanız bile, bu adamın onun krallığında nasıl şövalye olduğuna şaşırırsınız. 

Martin bunu kesinlikle istemezdi ama eğer GoT’un karakterlerini kabaca iyi ve kötü diye ayırmış olsak ve sezon boyunca etik seçimleriyle ilgili bir istatistik çizmiş olsaydık, birbirinin tam tersi iki ilginç parabol ile karşılaşırdık. 

Ne demek istiyorum? Çok basit ve klasik bir fantezi edebiyatı ya da RPG (role playing game) karakterizasyonundan. Sandor Clegane figürü, tam anlamıyla evil olmasa da, en azından neutral olarak dikkat çeker. Dizi boyunca, Clegane o kadar ölüm ve savaşa karşılık sezon ortalarında birkaç bölümde onu huzur bulduğu bir yerde yaşarken görürüz (ve hatta oradaki kült onu barışçıl olmaya neredeyse ikna etmiştir) ve sonra sekizinci sezon çok beğenilmese de ölüm ve savaşa karşı öyle bir tavır almıştır ki, Night King’in ölü ordusu onu gerçekten korkutur. 

Sağ eli altından olan, İrlanda mitoslarındaki Nuada Airgeadlámh’a ve İslam öncesi Arap tanrılarından Hubal’e benzeyen bir karakter daha dikkatimizi çekiyor. Jaime Lannister. Onun kaybedilen eli sadece bariz bir mitolojik referansı değil aynı zamanda yukarıda bahsini açtığımız parabolü de gösteriyor. Neyi telafi ediyor olabilir? Lannisterların günah yuvasının yanlışlıkla eli kopan Hubal’idir Jaime Lannister. Hubal ile özdeşleştirilen zulmün İslami göstergesi Nemrud’un ensest suçlarını uzakta aramaya gerek yok. Hep karşımıza çıkıyorlar. Ama yine de Jaime Lannister, Leydi Brienne’den onuru öğreniyor.

Tıpkı Sansa Stark’ın itliği, hergeleliği Lord Baelish ve Ramsay Bolton’dan, Arya Stark’ın cinayet sanatlarını Tazı’dan ve Qohor’daki Kızıl Tanrı’nın akademisinden öğrendiği, Tyrion Lannister’ın salt politik kurnazlıktan bilgeliğe doğru eğitimini Varys’le ve Daenerys’e zorlu kararlarında yardımcı olarak tamamladığı gibi. 

Ve nihayetinde yavaş yavaş roller değişiyor. Bu yolculukta yanındaki “öğretmenlerin” faydası giderek tartışılan Daenerys’in Bhagavad-Gita’daki Arjuna’ya benzer bir intikam tanrıçasına dönüşmesini bu bağlamda ele alabiliriz. 

Sekizinci sezonun yazarlık başarısızlığı olduğu nokta ise burada değil; daha çok bunların nasıl gerçekleştiğini anlatan olay örgüsünün kopukluğunda. Aksi takdirde mesele aceleye gelmiş senaryo yazımı ya da başka hatalar değil. Sekizinci sezon, en çok plothole denilen olaylar dizisindeki bir dizi hatayı –süreklilik, nedensellik vb.- tekrar etmekle eleştirildi. Ayrıca Daenerys Targaryen’in ejderhalarına karşı ballistanın kullanılmasının ilk defa akla gelmesi, Ellaria Sand’e ne olduğu, Edmure Tully’nin nereden ortaya çıktığı, Cersei’nin hamileliğinin amacı, Azor Ahai kehanetinin sonuçsuz kalması gibi pek çok soruyu arkasında bıraktı. Ama sorun bunlardan çok, karakterlerin psikolojik eğilimine vurgu yapıldığı anda artık vaktin kalmamış olmasıydı. 

Son sezondan sonra eğlence sektörü ve fan kitlesi arasındaki o tuhaf toplumsal gerilim durumu GoT’a gösterilen itibar ile doğru orantılı bir gerilime dönüştü. Sanırım tüm hikâyeyi size anlatma çabamda benim anlamadığım şeylerden biri de bu; böyle abartılı tepki bile GoT’un ironisini bir noktada haklı çıkarmaya yetiyor. Esasında pek çok kişi baktığında Silmarillion gibi bir eser ile Lord of the Rings arasında bile çeşitli tutarsızlıklar görebilecektir. Bu rahatsızlığın sebebi ne olabilir? 

Üzerinde çok fazla sosyolojik semptomlar bulmaya gerek yok. Fan kitlesi garip bir şekilde Ned Stark’ın kafası uçarken alkışlayan King’s Landing halkına dönüşmeyi nasıl başardı? 

İlk bölümde “bilahare açıklayacağım” diye ciddi bir cümle kurmuştum. Sözümü tutayım. GoT, politik realizm, ortaçağ realizmi ya da neoloji yapmak gerekirse fantastik realizmi, bir özdeşleşme üzerine kurmuştu. Çoğu izleyici, bir şeyin farkında olmadı. Kehanetler, güneyde Mezopotamya benzerliğiyle Kızıl Tanrı, Yunan ve Mısırlıların kurumsal mitolojilerini andıran Yedi Tanrı, Celticağaç ve taş tanrılarına benzeyen Ormanın Çocukları’nın Eski Tanrıları gibi daha nicelerinin kontrol edip etmediğini bilmediğimiz bir dünyaydı bu. Burada alt metin denilen her neyse bilerek karanlıkta bırakıldı. Kimse karanlığa bakmak istemiyor. 

Ama bakmadığınızda oradaki gizlenen şeyi bulamazsınız. Lord of the Rings’te tanrı yoktur ama uluhiyet vardır, Weis ve Hickman’ın eserlerinde ağır bir Hristiyanlık etkisi, Moorcock’un Elric’inde ise açık bir şekilde kaos tanrıları fikri, King’in Kara Kule’sinde tartışmasız bir gnostik Tanrı anlayışı, ilk Sword&Sorcery hikayelerindeyse Lovecraft geleneğinin devamı olarak akozmik anlayış vardır ve karakterlere şu ya da bu şekilde etki ederler. 

GoT’un dehşeti ise bu tanrıların etkisinin olup olmadığını gerçekten bilemiyor olmamızdır. Arya’nın Kızıl Tanrı için Jaqen H’gar’a isim vermesini hatırlayalım. Bir fantastik dizide, Çok Yüzlü Tanrı’nın Arya’nın kimliğini o sırada orada bulunan Tywin Lannister’a tam ifşa etmek üzere olan Amory Lorch’un ani ölümünü sağlayıp sağlamadığına emin olmakta yaşadığımız güçlük, GoT’un başarısıdır. Melissandre’nin Azor Ahai’nin kehanetini yanlış yorumlaması ve dolayısıyla Işık Tanrısı R’hillor gerçekten kana susamış bir tanrı mı değil mi anlamıyor olmamız bir başarıdır. 

Bu bir GoT övme yazısı değil. Şahsen Elric ya da Witcher serisi kadar fanatiği olmadığımı bile söyleyebilirim. Amacım ne olduğunu anlatmaya çalışmaktı. Sanıyorum ki dizinin bu memnuniyeti verdiğini görmek yeter de artar bile. Aksi halde günümüz kadar çelişkili, saçma bir şekilde çeşitli ve herkesin güya özgür göründüğü ama kendi fikrinin kölesi olduğu bir dünyayı neye benzetebiliriz? Böyle bir yansıma olduğu yok; herkes görmek istediğini görüyor ve buluyor. Kuzular, kuzuları takip ediyor. Sağ kalan kurt kalmadı. 


[1]https://www.theguardian.com/technology/2015/mar/31/bloodborne-dark-souls-creator-hidetaka-miyazaki-interview(Giriş tarihi 28.05.2019)