Sanat

İntikamın Hubrisi ya da nam-ı diğer Avengers

Eğer birisi herhangi bir mitoloji yaratmak için yeteri kadar sabır, dünya bilgeliği ve bunlardan da önemlisi “kaya gibi sağlam” bir iç görüye sahipse, yarattığı mitolojinin yazılı tarihle binlerce, arkaik dönemle de yüzbinlerce yıla geri giden bir motifi tekrar tekrar canlandırdığını fark edecektir. İzleyicinin, dinleyicinin ya da muhatap her kimse onun, bu gerçeği fark etmemesi aşırı derecede mühimdir. Maksat bu bilgiyi cinasla, sembolle, metafor ya da başka bir metotla verip sağaltmaktır; onu hasta etmek değil. 

Genel olarak Avengers serisini, özel olarak da serinin son filmi Endgame’i bazı ufak “modifikasyonlar” hariç bunun dışında görmeyelim diye düşünüyorum. Mitoloji ve onun güzel ama safinaz kızı teolojinin ince ayara ihtiyaç duymadığını kim söylemiş?   

Bu noktadan sonra size bir Sparta uyarısı vereyim. Dur yolcu…Eğer Endgame filminin galasında Scarlett Johansson ne giymiş, kulisinde neler söylenmiş, Dr. Strange’in on dört milyon ihtimali üzerine hangi spekülasyonlar varmış gibi soruları merak ediyorsanız, bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Ve bilsem de bunları anlatmak istemezdim.

Elimizde çok fazla tanrı var. Bunlardan birinin tanrılığı, sonuna kadar insan olması sebebiyle tartışma konusu olsa da, bu nokta üzerinde ayrıca duracağız. Şimdilik Avengers’a bir panteon olarak bakalım istiyorum. Dürüstlüğü, cesareti, dik duruşu ve inatçılığıyla, zaman zaman Athena’yı andıran Captain America. Kimi zaman film boyunca klasik mitolojideki Hermes imgesini veya kısmen de kader tanrıçalarının rolünü oynayan deus ex machina Captain Marvel. Azamet ve kudretin simgesi Thor. Jason ve Argonotlar’ın güzel bir kopyası olan Galaksi’nin Koruyucuları. Nüktedanlığı ve nobranlığı, bazen de karaktersiz görünümüyle panteonun kralı olmaya aday, Tony Stark yani Iron Man. Mitolojinin olmazsa olmazı, eski faşist Türkologlardan Bahaeddin Öğel’in deyimiyle “don değiştirme”[1]yeteneği olan bir şaman karakteri veya belki de Mazhar Osmanlık olan Herakles’e benzerliğiyle Bruce Banner, Hulk. Okçuluğu ile Odysseus’u aratmayan[2]Hawkeye. Panteonun Hecate’si Natasha Romanoff yani Black Widow ve son olarak “kutsal böcek” Scott Lang, Ant-Man.  

Ana karakterlerle tanıştığımıza göre, bir de düşmana bakalım. Yukarıdaki paragrafta olduğu gibi görünen köy yine kılavuzsuz; ismiyle cismiyle, ölüm ve uykunun iki kardeşinden biri olan Yunan muadili Θάνατος’tan (Thanatos) uyarlama, Thanos. O ölümün kişiselleşmiş hali ya da Hinduların deyimiyle ölüm tanrısı Yama’yı andırıyor. Cüssesi de benzemiyor değil. Dahası: 

Yama, from Satyavan’s body, pale and bloodless, cold and dumb,

Drew the vital spark, purusha, smaller than the human thumb[3]

Yama, Satyavan ile mücessem, soluk ve kansız, soğuk ve aptal, 

Hayat dolu ateşi çeker, purusha’yı, insan başparmağından küçük

Televizyon komplocusu diliyle manidar. Değil mi? 

Bu mitolojik paralelliklere kürsü örneği vermek için değinmek istemiyorum. Bunları belirtmemin özel bir sebebi var; hikâyenin aslında nereye vardığını anlamak. 

Her bir Avengers karakterinin bulundukları evren içerisinde bir kaderi olduğu hissi filmin en büyük başarılarından biri. Bu rahatsız edici his, film boyunca sizi bırakmıyor. Serinin önceki iki filminde görmediğimiz –ya da o filmlerde araya kaynayan- bir kasvet burada kendisini başarıyla belli ediyor. Tam bu noktada Grek tragedyalarından, Shakespeare ve Goethe’ye kadar uzanan “kahramanın yolculuğu ve sefaleti” fikrini film boyunca tıka basa yiyorsunuz. Bu negatif bir şey değil; bilakis bir Hollywood eğlencesi için büyük bir başarı. Filmin en başarılı olduğu iki noktadan biri bu. Diğerinin ne olduğuna gelince, ona da aşağıda değineceğim. 

Bu kader meselesi öyle yabana atılacak bir mesele değil. Iron Man tereddütlü de olsa zamanda geri gidip işleri yoluna koyabileceğini biliyor. Black Widow da kaderi kabul etmeyip, çözümü şu anda arıyor. Captain America (ya da şu ABD’lilerin kısaltma hastalığıyla Cap) bu çaresizliği kabul etmiş. Thor, çareyi yeni kurduğu Viking köyünden bozma bir kıyı kasabasında İstanbul’dan bıkan kültürlü beyaz yakalı gibi yaşayarak buluyor. Hulk ise bizi gerçekten şaşırtıyor. Neredeyse hare krishna söyleyecek kapasitede bir içsel barışı yakalamış Bruce Banner, onu çizgi romanlardan tanıyanı bile şok ediyor. 

Gelgelelim ikinci filmin kimilerini öfkeden kudurtan yarı yarıya yok etme hadisesine. Şahsi fikrimce Thanos’tan nefret etmeme yol açmış olsa da Endgame’in başlarında filmin aslında bu “çarenin” de fizibilitesinin olduğu inancı alttan alta vurgulanıyor. Cap, Black Widow’u Avengers New York il parti başkanlığında ziyarete gittiğinde, Hudson nehrinin temizliğini ve denizde balina bile gördüğünü söylüyor. Filmin güzelce kurgulanmış sahnelerinde, yarı yarıya nüfusu azalmış bir dünyanın huzurunu görüyorsunuz. Bruce Banner’ı bile kendiHumbaba’sıyla barıştırabilecek kadar huzur veren bir dünya bu. Bir an için Thanos’un iyilik ettiğine ben bile inandım. Ama bu işin görünen kısmı. 

Kader demiştik. Masallar ve tragedyalarda kaderlerini kabul etmeyen Orestes’in, Aeneas’ın, Macbeth’in, Beowulf’un, filancanın ve falancanın başına gelenleri okuruz. Batı eğitiminin tedrisatından geçmemiş olanlar İslami eğitimle de bunu görmüşlerdir. Kaderden, Nornların görünüp durmasından, Moira’nın ağlarını ören tanrıçalarından, suru üfleyen son melaikenin geleceği günden kaçmak felsefi ve teolojik değil, psikolojik bir savaştır. 

Tüm film bu psikolojik savaşın görünümü. Değilse okçuluğuyla Odysseus ile karşılaştırdığım Hawkeye neden Penelope’sine dönmek için bu kadar mücadele etsin ki? Ya da aynı şekilde neden Red Skull ile karşılaştığında Black Widow’u kurban edeceğini bildiği halde bu hubris’eyenik düşsün? İntikamcı taifesinin içinde aklı başında olanın Hulk ve Cap dışında kimse olmadığı aşikâr. Kahramanlık limitlerini sonuna kadar zorladığında ortaya çıkacak şeyin ne olduğunu biliyorlar. Bu ise naif bir kurban ritüeli ya da homo sacer ile açıklanamaz. Ona da geliyoruz şimdi. 

Bu da yukarıda bahsetme sözü verdiğim filmin en başarılı ikinci özelliği; bu kahramanlar kahraman olmasaydı ne olurdu? Burada yine kabul edenler ve etmeyenlerin farkını net bir şekilde görüyoruz: Thor bir ayyaşa, anksiyete krizine tutulup Fortnite oynayan bir adama dönüşüyor. Thor bile Afganistan’dan dönen binlerce marine gibi PTSD’den mustarip. Hatta belki de filmin binlerce sosyo-politik alt metninden biri buna da gönderme yapıyordur, emin değilim. Cap, kesinlikle çok bilge; kahramanlığının da Allah belasını versin deyip, kendisiyle ve arzusuyla yüzleşiyor. Hulk’u söylemiştik. Widow ve Iron Man ise hiçbir şekilde yüzleşemiyorlar. Büyük canavarlar, düşmanlar, Ragnarök, el yawm-i qiyamah ya da adına Armageddondeyin fark etmiyor. Büyük kıyametler, yerini hep küçük kıyametlere bırakıyor. 

Politikaya girmeyelim. Artık yaşlanmış ve çoktandır birlikte olmak istediği kadınla sonunda birlikte olma fırsatını bulan Cap, kalkanını bir zenciye, Sam Wilson, nam-ı diğer Falcon’a bırakıyor. Amerika sinyal veriyor. En son bir zenciye gerçekten kalkanını bıraktığındadrone bombalarının Libya’ya yağmasını önleyememişti. Filmde verilen mesaj, meselenin derinliğini düşününce çok naif kalıyor. İyisi mi psikoloji ve mitolojisini okumaya devam edelim. 

Bu ise Endgame filmi analizine yakışacak bir son mu bilmiyorum. Black Widow Isaac’s Binding(İshak’ın kurban edilmesi) ya da Aztek veya Sparta kurban ritüellerindeki gibi bir ritüelde kurban veriliyor ve nihayetinde de Iron Man bir İsa oluyor. Hangi numarayla yaptığını bilmiyoruz ama güç taşlarını Thanos’un elinden alarak, Tanrı’nın tahtının sağ tarafına oturmayı başarıyor. Iron Man sadece bir İsa değil, bir sonu da işaret ediyor; mekanik dünyanın sonu. Filmin bu konuda çok güzel bir alt metni var ve Civil War II’nin çizgi romanın da anladığımız kadarıyla[4]Stark sanal bir karakter olarak dönebilir. Tıpkı İsa’nın her komünyondageri döndüğü gibi, Stark’ı da dijitalin kutsal komünyonunda görebiliriz. Bir kıssadan hisse bu; Hawkeye hariç, kurbanların hepsi insan. Hulk, Thor ya da tıpkı çoğu Amerikalı gibi mısır şurubu serumu yiyen ve tam olarak insan olmayan Cap değil. Tanrılaşan insanın, kendi kaderinin tanrısı olanın kurbanı bu. Marangozdan bir tanrı çıkmışsa, mühendisten neden olmasın?

Downey Jr’ın sözleşmesi bitiyor diyenlere aldanmayın. Herkesin bu dünyada sözleşmesi, illa ki bir alıp veremediği var. 

Yazının başında mitoloji yaratımının binlerce senelik bir döngüyü tekrar ettiğini söylemiştik. Yaşadığımız dönemin adı ister post-modernizm isterse de başka bir şey olsun (ben yaşlandım artık 80’lerin sonu post-modernizmdi), hiçbirimizin tekrara toleransı yok. Burası çok önemli. Güneşin altında hiçbir şeyin yeni olmadığını içten içte bilmemize karşılık, tekrarın hayatın en güzel, en önemli kısmı olduğunu unutmaktayız. Endgame bu tekrarı muhteşem bir derse dönüştürüyor. Bu ders ne? 

Alınan ders, mücadelenin gerçekten insanın kendisiyle olduğu bir savaşın kıymeti ve bundan kazanılan hazine. Sun-Tzu’nun “kendini ve düşmanını bilmeyen, daimi hezimetle karşılaşır” sözü akla geliyor. Kendinizi tartmadığınız sürece mjöllnir’in, nano teknolojik zırhların, süper okların, gama ışınlarının pek faydası olmuyor. Endgame’in en güzel dersi bu. Bu ders de öyle eski homiletic dinsel vaaz şeklinde değil, ciddi bir psikolojik ve felsefi altyapıyla veriliyor. 

Hasılı Endgame, bir Avengers filmi değil tam olarak. Kahramanların ne yapamadığını görmek güzel ve şifa verici. İntikamı almanın ve adaleti sağlamanın hep bir sınırı var. Nietzsche’nin “uçuruma bakan birine uçurum da bakar” sözü akılda kalmıştır ama ondan önce bir cümlesi daha vardır; “canavarlarla savaşan biri, canavar olmayı da göze almalıdır.” Endgame benim için bunun güzel bir özeti. 


[1]Bahaeddin Öğel, Türk MitolojisiII. Cilt, Türk Tarih Kurumu, s.171

[2]Robert Graves, The Greek Myths-Complete Edition, Penguins. 1679

[3]Max Müller, Maha Brata, Triumph over Fate, s.62

[4]https://marvel.fandom.com/wiki/Civil_War_II(giriş tarihi 30.04.2019) ve ayrıca bkz. Civil War II, Marvel.