Sanat

Parantezlerden taşan oyun: “Ne Evet Ne Hayır”

Ne Evet Ne Hayır, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken kitabında yer alan aynı adlı öyküden HA-HA Tiyatro tarafından uyarlanmış bir oyun. Basit ve etkili rejisi, kuvvetli oyunculukları ve 55 dakikalık süresiyle eğlenceli bir seyir deneyimi vadeden oyunla ilgili biraz konuşmak isterim.

Atay’ın öyküsü, aslında iç içe geçmiş iki mektuptan oluşuyor. Bir gazetenin “Güzin Abla” benzeri köşesini Doktor Akın Korkmaz mahlasıyla yürüten F.G., okura M.C. rumuzlu okurundan aldığı mektubu aktarırken müdahil olmadan duramıyor. Her türlü yazım yanlışına, noktalama işaretlerinin yanlış kullanımına, tuhaf bulduğu ifadeye ve tasvip etmediği dürtüye parantezler kullanarak müdahalelerde bulunan F.G.’nin yorumları, metnin mizahının da temelini oluşturuyor. Böyle dinamik ve “atışmalarla dolu” bir metnin sahnede işlediğini görmek başlı başına enteresan bir deneyim. Özge Erdem imzasını taşıyan reji, pratikte oldukça zor görünen bir işin altından akıllıca kalkmış. Öte yandan oyunun en kuvvetli yanı olan metin, ufak pürüzlerinin de baş faili olarak orada.

Kaynak metin Oğuz Atay gibi bir yazarın imzasını taşıdığında ona müdahale etmeye gerek olmadığı düşünülebilir. Ancak farklı mecrada daha iyi işlemesi için belki de metnin o “gücünü” azaltmak, ya da başka bir tarafa yönlendirmek kimi zaman daha mantıklı. Ne Evet Ne Hayır’da görebildiğim kadarıyla böyle bir kaygı güdülmemiş ve metin neredeyse olduğu gibi kullanılmış. Bu durum da metnin bazı anlarda ister istemez fazla ön plana çıkmasına, oyunun da seyirci için radyo tiyatrosu benzeri bir deneyime dönüşmesine yol açıyor. Ayrıca özellikle F.G.’nin kurduğu ve edebi bir metinde rahatsız etmeyen bazı ağdalı ifadeler, sahnedeki bir oyuncunun ağzında yer yer sakil durmuş. Bu elbette F.G.’yi canlandıran ve karakterin öfke, çaresizlik, kıskançlık, tefekkür benzeri duygular arasındaki geçişini hayranlık uyandıracak denli iyi yansıtan Özer Arslan’ın oyunculuğundan bağımsız, kaçınılmaz gibi görünen bir durum. Özer Arslan’ın karşısında da en az onun kadar iyi bir oyunculuk sergileyen Sinan Arslan yer alıyor. Rahatlıkla karikatürleşebilecek, hatta geçmişte birçok örnekte karikatürleşmiş bir karakteri bu denli gerçekçi yansıtmak kolay iş değil.

Oğuz Atay’ın mizahi üslubu ve öykünün biçimsel oyunbazlığı, oyunla ya da öyküyle ilgili metinlere de sirayet etmiş. Örneğin oyunun tanıtım metni şu paragrafla sona eriyor: “Oğuz Atay’ın derinlikli ve eğlenceli (hem derinlikli hem eğlenceli nasıl oluyor anlamış değiliz) diliyle yazılan, farklı toplumsal sınıflardan gelen M.C. ve F.G.’nin aynı çıkmazlarda dolaşan öyküsü (‘çıkmazlarda dolaşan’ deyimi size de biraz ağdalı gelmiyor mu) ‘Ne Evet Ne Hayır’ tiyatro sahnesinde seyirciyle buluşuyor (başka nerede seyirciyle buluşacaktı ki, statta mı).” Öte yandan, her ne kadar parantez içinde sorgulansa da seyirciye nakşedilmek istenen temel meselelerden olan bu “aynı çıkmazlarda dolaşma” hâlinin sahneye ne denli yansıtılabildiğini sorgulamak gerekiyor. Metinde hâlihazırda bulunan mizah seyirciden gelen reaksiyonla birleşince oyunun vurgulamak istediği esas meselelerden bazılarının gözden kaçtığını hissettim. Belki de bu tip dinamik ve mizah ağırlıklı metinler uyarlanırken seyircinin reaksiyonlarını da göz önünde bulundurarak onlara nefes alacakları birtakım alanlar açmak gerekiyor.

Arabeskin yaygın olarak başvurduğu ve içselleştirilmiş ötekilik kimliğiyle bağdaşan kadercilik, hayal kırıklığı, yalnızlık, ıstırap gibi kavramlar M.C.’nin konuşma tarzına ve eylemlerine tümüyle sirayet etmiş hâlde. F.G.’nin eleştirilerinin merkezinde de onun bu tavrı yer alıyor. Diğer yandan öykünün kapsamlı bir okumasını yaptığı yazısında Merve Yakut’un da bize (biraz önce bahsi geçen “biçimsel oyunbazlığı” layıkıyla kullanarak) hatırlattığı gibi F.G.’nin birlikte çalıştığı insanlar tarafından M.C.’ye benzetilmesi, hatta alttan alta M.C.’nin mektubunun bizzat F.G. tarafından kurgulandığının iması, Atay’ın burjuva aydın kimliğinde somutlaşmış gibi görünen F.G.’ye karşı da birtakım eleştirileri olduğuna işaret ediyor. Bu da aklımıza hemen Atay’ın Oyunlarla Yaşayanlar’ında Coşkun’un attığı “Ey zavallı milletim dinle!” tiradını getirmeli: “(…) Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun?” Kâğıt üzerinde bile kendisini yalnızca belli belirsiz hissettiren, gerçekten var olduğu dahi yoruma açık bu husus, sahnede seyircinin kahkahaları arasından tamamen kaybolup gidiyor. Öte yandan sahneye uyarlanan metin kendisini tekrar okuma isteğini de uyandırdığı için oyunun bu hissiyatı her halükarda yaşattığı iddia edilebilir.

Övgüye değer bir diğer unsur, oyunun 55 dakikalık süresi. İzlediği birçok oyundan “20 ila 30 dakikası atılsa daha iyi olur muymuş acaba” hissiyle ayrılan biri olarak çok yerinde bir dengenin tutturulduğunu düşünüyorum. Bunda metnin orta uzunlukta sayılabilecek bir öyküden uyarlanmasının etkisi de var elbette, ancak daha büyük pay o dinamizmi olduğu gibi koruyan reji ve oyunculuklara gitmeli sanki. Bunun iki paragraf önce bahsettiğim “nefes alacak alan açmak” mevzuuyla çeliştiğinin farkındayım, artık bu da bu satırların yazarının dolaştığı çıkmazlardan biri olarak kalsın.

İlk sezonunun sonuna yaklaşan Ne Evet Ne Hayır’ı hâlâ yakalamak mümkün. Mayıs ayı boyunca Bursa ve İzmir’i de ziyaret edecek oyunun İstanbul’da da planlanan 4 seansı var. Burada bahsi geçen ufak tefek kusurlara takılmamanızı ve oyunu kaçırmamanızı öneririz.

Kaynaklar: Oyunlarla Yaşayanlar – Oğuz Atay (İletişim Yayınları)

Türk Sineması ve Arabesk – Ahsen Yalvaç (Agora Kitaplığı)