Yaşam

Sözü olanın sesi olan habercilik: RadyoVesaire Haber

RadyoVesaire, İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin yürüttüğü, üniversite bünyesinde yayın yapan bir radyo. Her Cuma 17.30’da RadyoVesaire Haber adında uzun bir haber bülteni hazırlıyor, gündemdeki gelişmeleri hem özetliyor hem de kendi katkılarını sunuyorlar. Titiz yaklaşımları ve editoryal hassasiyetleriyle “Başka bir habercilik mümkün,” dedirtiyorlar, nitekim bir üniversite radyosunun bunu hissettirmesi oldukça değerli. Ne yaptıklarını, nasıl çalıştıklarını onların ağzından dinlemek için RadyoVesaire ekibinden, Radyo Kulübü üyesi ve Elektrik-Elektronik Mühendisliği öğrencisi Ayça Turan ve İletişim Fakültesi Medya Bölümü’nde araştırma görevlisi olan, RadyoVesaire’nin yayın kurulunda yer alan Birol Şevki Tavlı ve Onur Sesigür’le bir araya geldik.

Radyo yayınlarını radyovesaire.comweb sitesinden, ayrıca TuneIn ve PowerApp uygulamalarından dinleyebilirsiniz. RadyoVesaire Haber eylülden itibaren her Cuma 17.30’da yayınlarına devam edecek. Ayrıntılı bilgi isterseniz radyonun FacebookTwitter ve Instagramsayfalarını da ziyaret edebilirsiniz.

Şuradan başlayalım: Siz burada enteresan bir şey yapıyor gibi görünüyorsunuz. Nedir bu, nereden çıktı?

Birol: 2017’nin sonbaharında Onur ve ben kendimizi bu radyo serüveninin tam ortasında bulduk. RadyoVesaire’nin, İletişim Fakültesi’nin akademik birikiminden daha iyi yararlanabilmesini sağlamakla görevlendirildik. 

RadyoVesaire sekiz yıldır yayın yapan bir öğrenci radyosu. Bu şekilde kurulmuş, yani özellikle İletişim Fakültesi’nin bünyesinde değil, farklı fakültelerden de öğrencilerin gönüllü katılımına açık ve Radyo Kulübü tarafından yönlendiriliyor.

Onur ve ben İletişim Fakültesi adına bu işbirliğini ileri taşımakla görevlendirildikten sonra, radyonun kimliğini, özünü koruyarak bunu nasıl farklı ve yenilikçi yollarla ilerletebileceğimizi düşündük. Bir İletişim Fakültesi’nin radyoya katkısı bence öğrenci için şans, çünkü burada akademik birikim üretiyoruz, ayrıca hem öğrenci hem de medya okur-yazarları yetiştiriyoruz. Zaten oturmuş bir kimliği, iyi yetişmiş programcıları, güzel bir altyapısı olan bir radyoydu. Biz bunu bozmamaya, öğrencilerin sorumluluğunu üzerimize almadan ve bir hiyerarşi kurmadan radyoyu ileriye taşımaya çalıştık. 2018’in başlarında da acaba bir haber projesiyle bu işi çeşitlendirebilir miyiz, üniversite radyolarında pek olmayan şekilde geniş bir haftalık bülten çıkarabilir miyiz diye düşündük. RadyoVesaire Haber projesi aslında buradan doğdu. Yaklaşık bir yıldır da tatiller hariç her hafta yayındayız.

Onur: RadyoVesaire Haber’deki bizim varlığımız radyonun geri kalanına kıyasla daha fazla. Radyonun bir yayın kurulu var, bu kurulun içinde hocalar da var, ama radyonun politikaları tamamen öğrenciler tarafından belirleniyor, içeriği de onlar hazırlıyor. Biz oraya istisnai durumlar hariç hiç müdahale etmiyoruz. RadyoVesaire Haber’in de tamamen öğrenciler tarafından yürütüldüğünü söylemekte fayda var.

Ayça: Ben de RadyoVesaire Haber ekibine nasıl katıldığımı anlatayım. Bir arkadaşım böyle bir program yaptıklarından bahsetti, bana da yaz saatiyle ilgili bir haber yapmakla ilgilenip ilgilenmeyeceğimi sordu. Ben aslında bir haftalık bir iş diye başlamıştım. Sonra o Cuma gününün karmaşasını gördüm. Herkes büyük bir heyecan içindeydi, hafta içinde ne yapılacağına dair toplantılar yapılıyordu, o süreci gördükten sonra bunun eğlenceli bir iş olduğunu fark ettim ve devam etmek istediğime karar verdim. Sonra da devam ettim ve zamanla hiç yapamayacağımı düşündüğüm şeyler yaptım. Örneğin sayımlar devam ederken Maltepe İlçe Seçim Kurulu’nun önünde “Merhaba, ben RadyoVesaire Haber’den geliyorum,” diyerek insanlarla röportaj yaptım, yani normal bir öğrencin yapamayacağı şeyler yapma fırsatına kavuştum. Onur Hoca’dan ses kurgusu dersleri de aldım (gülüyor). Bu tür farklı yetenekler de kazandırdığı için ekipte devam etmeye karar verdim.

Sen Elektrik-Elektronik Mühendisliği okuyorsun, bu da zaten radyonun her bölümden öğrencinin katılımına açık olduğunu gösteriyor. Peki içeride bir eğitim ya da oryantasyon süreci oluyor mu?

Ayça: Aslında kervan biraz yolda düzülüyor. Orada birikmiş kültür yeni gelenlere aktarılıyor. İnsanların ne yaptığına bakıp yanlış bir şey yapmamaya özen gösterdikçe sonraki haftalarda insiyatif alabilmeye başlıyorsun.

Onur: Aslında dönem başında Güventürk Görgülü Hoca’dan bir destek alıyoruz, bize kısaca haberciliğin ne olduğunu anlatıyor. Medya öğrencilerinin belirli bir fikri oluyor, Ayça gibi öğrenciler de bunu yolda öğrenmekte zorlanmıyor, ama bazen biraz daha yönlendirme gereken öğrenciler olabiliyor, bu yüzden İletişim Fakültesi bünyesindeki hocalarımızdan destek alabiliyoruz.

Birol: Radyoya katılım gönüllük esasına dayalı. Biz her dönemin başında hem radyoya destek olan öğrencilerden hem de özellikle habercilikle ilgilenebileceğini söyleyen öğrencilerden bir kadro oluşturmaya çalışıyoruz. Ekibi oluştururken bunun uzun bir süreç olduğunu, her hafta iş çıkarmanın çok zor olduğunu her defasında arkadaşlarımızla paylaşıyoruz. Onur’un da dediği gibi dönemin başında birkaç hafta boyunca haber paketi nasıl oluşturulur, haberi neden muhabir seslendirir, hangi sorular hangi kaynağa sorulur gibi konulardan hareketle bir hazırlık çalışması yapmaya çalışıyoruz. Ama elbette hiçbiri öğrencilerin sahaya çıkıp kendi haberlerini yapmaya başladıkları anda deneyimledikleri kadar yoğun bir öğrenme süreci olmuyor. 

Bizim için gazeteciliği çok iyi bilmek ya da medya sektörünü çok iyi tanımak gibi bir önkoşul yok. Bir konuyu merak etmek, onun peşinde koşmak, doğru insanlara doğru soruyu sormak hepsinin önünde geliyor. 

Birol, seninle yaptığımız bir sohbette radyo için BBC’nin haberciliğini örnek aldığınızı, onu buraya özgü gerçeklere uyarlamak, geliştirmek istediğinizi söylemiştin. Ben biraz bunun ne anlama geldiğini ve buradaki karşılığının ne olduğunu merak ediyorum.

Birol: Benim çocukluk ve ergenlik yıllarım BBC Türkçe servisini dinleyerek geçti. Onların üsluplarını, müziklerini, haber kurgularını, habere getirdikleri açıları, farklı görüşlere aynı anda ulaşabilmelerini, radyo haberciliğini sıradan haberler okumaktan çok daha ileriye taşıyarak özgün içerikler üretmelerini çocukluğumdan beri büyük bir hayranlıkla dinledim. Biraz benim takıntımdan ileri geliyor, bu işi ”Haberciliğin standardı bu olmalı” gibi bir kaygıyla yapmaya çalışıyoruz. 

Üniversitede haber programı ya da içeriği üretilirken genelde neyin nasıl yapılacağı biraz karışabiliyor. Okuldan mı haber yapılacak, dünya gündemi mi takip edilecek, başka insanların ürettiği içerikler özetlenerek bir anonsa mı dönüşecek, yoksa özgün bir muhabirlik mi yapılacak? Buna dair kafa karışıkları oluyor. Biz de haber bültenimizi kurgularken iki parçalı bir yapı kurmaya çalıştık. Bültenin başlangıcında spikerlerimiz farklı kaynaklardan alınan, yani başka muhabirlerin gidip yaptıkları haberleri kaynağa atıfta bulunarak özetliyorlar. Sonra bülten, muhabirlerimizin özel haberleriyle devam ediyor. Burada da bizim özgün üretimimiz devreye giriyor. Hafta sonundan Cuma 17.30 yayınına dek muhabirlerimizin tek tek üzerine aldığı haber konularını kaynaklara giderek, kendi araştırmalarını yaparak, metinlerini yazarak ve seslendirerek ortaya çıkardıkları haber paketleriyle sunmaya çalışıyoruz. Bunları yaparken de üç tane ilkemiz var. 

İlk olarak “Sözü olanın sesi oluyoruz” diyoruz. Bir derdi olan ve sesini duyurmakta zorlanan insanlara gidip dertlerini anlattırıyoruz. Şiddet mağduru insanlar, cinayete kurban gitmiş trans kadınların hakkını arayanlar, LGBTİ dernekleri, iş cinayetlerini takip eden oluşumlar, sivil toplum örgütleri, sendikalar, yani farklı alanlarda söyleyecek sözü olan insan ve topluluklarla iletişime geçmeye ve onların sesini daha duyulur hâle getirmeye çalışıyoruz. RadyoVesaire Haber’de iklim değişikliği krizi konusunda, emek dünyasının ve ezilen kimliklerin sesini duyurmak konusunda bir hassasiyetimiz var. 

İkinci ilkemiz, doğru kaynağa doğru soruyu sormak. Haftalık haber yetiştirme telaşında muhabirlerimizin zaman zaman en iyi argümanı yakalamakta ve o argümanı, argümanın asıl sahibiyle konuşmakta zorlandıklarını görüyoruz. Her seferinde daha iyi bir kaynak bulup bulamayacağını sorguluyoruz, onu bulana kadar da haberi yayınlamamaya gayret ediyoruz. İkincil, yorumun yorumu düzeyindeki kaynaklardan yararlanmaktansa örneğin bir şiddet mağdurundan bahsediyorsak bizzat gidip onunla konuşmak, soruları doğrudan ona sormak bizim için önemli.

Üçüncü ilkemiz de gerçeğin her yönüne yer veriyoruz. Elbette farklı toplumsal kesimlerin farklı doğruları olduğunu biliyoruz. Bireysel olarak kimi zaman bu doğruları paylaşmasak da bu insanlara yanıt hakkı doğduğunda gerçeğin farklı aşamalarını duyurmakla yükümlü olduğumuza inanıyoruz. Pek çok haberimiz birden çok taraf içeriyor, işçi-işveren ilişkilerinde olduğu gibi, mağduriyet yaşayan biriyle o mağduriyetin faili olduğu iddia edilen insanlar gibi. Bu farklı taraflarla mümkünse aynı haber paketinde konuşmak, aynı haber paketine yetiştiremiyorsak mümkünse cevap haklarını kullanmaları için alan açmak, cevap haklarını kullanmadıklarında da bunu bültende bu şekilde ifade etmek bizim için önem taşıyor. Bu üç ilkeye dayanarak her hafta ele aldığımız konuları en iyi versiyonuyla yayınlamak istiyoruz.

Ayça, sana “Burada galiba farklı bir şeyler yapılıyor, enteresan şeylerden bahsediliyor” dedirten ne oldu? Öyle bir an var mı?

Ayça: Her hafta Pazartesi günü elimize birtakım konular geliyor, biz onların arasından seçiyoruz. Yine her hafta belirli bir haberde belirli bir ifadeyi kullanmamızın taraflı olup olmayacağını tartışıyoruz. Bu her zaman herkesle konuşamayacağım bir şey diye düşünüyorum.

Biraz daha duygusal bir yanı da var tabii. Cuma günleri 17.30’da hep beraber oturuyoruz, bülteni dinliyoruz. Herkes teşekkürlerini iletiyor, çıkan haberler üzerine konuşuyor. Sanki bir gala yapılmış da oradan çıkmışız gibi bir hava oluyor, o da çok özel bir his.

Bir de bir konunun uzmanlarıyla konuşma imkânı sağlamasını seviyorum. Ayrıca farklı görüşlerden insanları bir arada dinleyebilmemi sağlıyor. Örneğin sol görüşlü biriyle merkez sağcı kabul edilebilecek birinin görüşlerini aynı paket için aldığım haberler oldu. 21 yaşındayım, bu tür haberler medyada pek karşıma çıkmıyor. İnsanlara bunu duyurmanın da özel olduğunu düşünüyorum.

Birol: Ana akımın buharlaştığı bir ülkede ve zamanda yaşıyoruz. Olağan koşullarda olsaydık, bizim burada bir grup yetenekli ve gönüllü üniversite öğrencisiyle ürettiklerimiz alternatif haber olarak değerlendirilirdi. Biz de burada çevre sorunlarına, alternatif gündemlere eğilerek ana akımı besleyen, ama onun işini devralmayan bir çizgi oluşturabilirdik. Ama bugünün Türkiye’sinde bizim alternatif olarak değerlendirilebileceğimizi zannetmiyorum. Çünkü RadyoVesaire Haber’de seçim gündeminden iş cinayetlerine kadar Türkiye’nin en yakıcı, en önemli sorunlarına, en ciddi konularına değinmeye ve bunları en iyi şekilde işlemeye çalışıyoruz. O bakımdan anaakımın üstlenmesi gereken görevlerin de bir kısmını naçizane üstlendiğimizi düşünüyorum. 

Peki kaç kişilik bir ekip bu?

Onur: Değişiyor aslında. RadyoVesaire ve RadyoVesaire Haber’i birbirinden ayırmak lazım. RadyoVesaire’nin her sene üye olan öğrencilerin seçtiği bir yönetim kurulu oluyor. Yaklaşık 10 kişilik bir ekip diyebiliriz. 

Girip çıkanlar ve tek seferlik iş yapanlarla birlikte RadyoVesaire Haber 10-12 kişilik bir ekip. Dönem süresince Ayça gibi daha aktif olan, her hafta iş yapan öğrencilerden oluşan 4-5 kişilik bir çekirdek kadro da oluşuyor.  

Ayça: Yılın başından sonra insan sayısı azalıyor, çünkü her hafta cuma gününün ardından yeniden başlama mecburiyeti var.

Onur: Biraz da o döngüyü açıkla istersen.

Ayça: Pazartesi konular açıklanıyor, ya da kendi konumuzu sunuyoruz. Cumaya kadar uzmanlarla konuşuyoruz, haberi takip edip içeriği oluşturuyor, metni hazırlıyoruz. Sonra da ses kaydıyla, kurgusuyla paketi hazırlayıp tamamlıyoruz. Çarşambaya kadar bir haber toplantımız oluyor, cumadan sonra iki günlük tatilimiz var, pazartesi de tekrar başlıyoruz (gülüyor). 

Aslında bunu bölüm geçmek gibi de görebiliriz. Bölüm canavarını cuma günü yeniyorsun, sonra tekrar başlıyorsun. Bunu sürekli kaybedip baştan başlamak gibi gören insanlar bir süre sonra gelmemeye başlıyor. Ufak ufak kazanıyormuş gibi düşününler ise devam ediyor.

Mario’nun bölüm sonuna geldiğinde “Prenses diğer kalede,” mesajını almak gibi belki de.

Birol: Ben zaten her cuma akşamı “Herhalde bir sonraki hafta kimsenin haber yapma niyeti olmayacak” diyorum. “Müthiş bir iş yaptınız, peki haftaya ne yapıyorsunuz” diye soruyorum, bir yerden sonra çok sinir bozucu bir hâl de alabiliyor.

Öğrencilerin derslerden kaynaklı yoğunluğunun yanında böyle meşgalelere merak salması beni çok mutlu ediyor. Cemal Süreya’nın Aritmetik İyi, Kuşlar Pekiyi diye bir kitabı vardı, bu tür durumları anlatmak için iyi bir ifade olduğunu düşünüyorum. Yapılan işe karşı farklı bir tutku duymayı, ona bağlanmayı gerektiriyor sanki. Doğru mu, ne dersin Ayça?

Ayça: Kesinlikle doğru. Sınav dönemlerinde zaten yapmıyoruz, iki hafta ara veriyoruz. Orada bir tempo kaybı oluyor, ama lisans döneminde derslerden başka bir şeyle uğraşmayacaksam üniversite deneyimim eksik kalacak gibi düşünüyorum. Bu uğurda sorumluluklarımı ertelediğim de oldu tabii (gülüyor).

Onur: Bununla ilgili ben de bir şey söylemek isterim. Yalnızca haber değil, radyonun tamamı için bunu söyleyebilirim. Hatta özellikle üniversite öğrencileri kapsamında aynı bağlılıkla çalışılan her organizasyon için geçerli herhalde. 

Üniversite, karşılığında somut bir çıkar olmayan birtakım gönüllü işlere girebilmek için çok güzel bir zaman. Bu da genelde bir heyecanın peşinden gidip, yapılan işle belki de zaman zaman gerçekliği reddedecek kadar büyük bağlar kurarak oluyor. O gönüllülük trenine binip oradan zihinsel ve duygusal katkı almanın hem bu genç insanlar için hem de bizim için çok değerli olduğunu düşünüyorum, kişisel olarak da bunu herhangi bir alanda yapabilen insanları daha ilgi çekici buluyorum. Bence nesnel olarak da değerli bir şey, çünkü somut bir karşılık gözetmeden bir şeyler yapmak 2019’un ruhuna uygun bir şey değil. Vizyon genişletmek aslında bu, insanın kendini geliştirmesinin yalnızca maaşla, konumla, notla açıklanamayacak kısımları için bir deneme gibi.

Üniversite eğitimi elbette önemli, biz de sonuçta burada çalışan insanlarız. Bununla birlikte burası, Ayça’nın dediği gibi bir deneyim kazanma yeri, ama bu bir iş deneyimi gibi değil, “hayata hazırlanmak” ya da “öğrenmeyi öğrenmek” gibi klişe şeylerden bahsetmiyorum. Burası insanın daha fazla yeni şeyle karşılaşıp, ne yapmak istediğini bir şekilde bulduğu bir yer. O yüzden bu gönüllülük işleri, zaman zaman insanın kişiliğinde okuduğu derslerden daha önemli hâle gelebiliyor. 

Ayça: Ben de radyoya ilk geldiğimde yaptığımız toplantıda söylediklerimi, sorduğum soruları hatırlıyorum ve kendi gelişimimi görebiliyorum. Öncesinde kendimi bu kadar iyi tanımıyordum, bir şeyleri bu kadar kolay anlatamıyordum, doğru soruları soramıyordum. Ruhsal ve ahlaki açıdan kendimi daha sorumlu ve bilinçli hissediyorum.

Konuştuğumuz her şeyi toparlayacak nitelikte, birbiriyle bağlantılı üç sorum var. Bir, BBC’yi örnek olarak almaktan bahsettik, sizce TRT deneyimini bu bağlamda nerede konumlandırmak lazım? İki, yaptığınız işin günümüz Türkiye’sinde bir karşılığı, benzeri var mı? “Yok” da geçerli bir cevap elbette. Üç de RadyoVesaire Haber’de çalışan öğrencilerin bu işe devam etme isteği ya da imkânı oluyor mu? Bu işi devam ettirmek için nereye yönelebilirler?

Birol: Ben bugünün dünyasında kamu yayınının demode kaldığına inanmıyorum. Elbette iletişim olanakları genişledi, insanların kendileri de içerik üreticisi hâline geldi. Sıradan yurttaşların kendi fikirlerini dillendirmeleri, sosyal medya aracılığıyla görünür olmaları bugünün teknolojisiyle son derece kolay ve olanaklı. Fakat bir kamu yayıncısının hâlen son derece işlevli olduğunu düşünüyorum. Geniş kitlelere farklı alanlarda bilgi vermek, bu kitleleri eğlendirmek ve eğitmek işlevleri öncelikle ve özellikle kamu yayıncısının işi, bunu ticari kaygılarıyla yapan insanların işi değil. 

Şöyle bir örnek vereyim, Türkiye’de uzun yıllar kültür-sanat kanalı işlevini üstlenen TRT 2, kurum yönetimi tarafından 2010’da kapatıldı ve TRT Haber kanalına dönüştürüldü. Birtakım siyasi saiklerin ve kültürel iktidar tartışmalarının gölgesinde, geçtiğimiz aylarda yeniden faaliyete geçirildi. Peki 2010’dan 2018’e kadar Türkiye’de anaakım televizyonunda bir opera yayını gördük mü? Ya da bir bale gösterisi yayınlandı mı? Hangi kanalda alternatif, yüksek sanat eserleri gösterildi? Hangi özel televizyonda derli toplu bir caz yayınına yer verildi? Bu iş TRT 2’nin kapanmasıyla bitti ve bugün TRT 2’yi yönlendiren insanlar bu işin önemini yeni yeni anlayıp bu tür yayınlar yapmaya başladı. Yani kamu varsa bu sanatlar destekleniyor. Kamu yayıncısı devreden çıktığında bu sanatların görünürlüğü ve temsiliyeti de azalıyor. 

Türkiye’nin en ücra noktalarına kadar seslenebilen, çok geniş bir karasal yayın ağı olan, televizyon ve radyolarıyla özel yayıncıların erişemeyeceği bir kudrete sahip olan kamu yayıncıları, mutlaka bu çeşitliliği gözeterek yayın yapmalı, bütün yurttaşlardan vergi aldıklarının bilinciyle hareket etmeli. Bu örneklerden yola çıkarak önümüzdeki onyıllarda da güçlü, özerk, editoryal olarak bağımsız ve halka hesap verebilir bir kamu yayıncısına çok ihtiyaç duyacağımıza inanıyorum. Özellikle yalan haber ve teyit meselelerinin hem dünyada hem de Türkiye’de yükselişte olduğu bir çağda, haberciliği tarafsız yapacak, tüm kaynaklara erişebilecek ve bunu en geniş kitleye duyurabilecek güce sahip kamu yayıncılarının çok önem kazanacağına inanıyorum.

Ayça: Ben küçükken babam eskileri anlatırdı ve TRT’de radyo tiyatrosu olduğundan bahsederdi. Radyo tiyatrosunu hiç dinlememiştim, TRT’de de küçükken buz pateni gösterilerini izlerdim. Daha sonra onlar kayboldu. 

Liseye kadar TRT 3’ü dinliyordum, orada da hâlâ operalar yayınlanıyordu, değişik temalı blues ve rock müzikler oluyordu. Bir kelime seçiyorlardı, örneğin çizme, sonra da içinde “boots” sözcüğü geçen şarkıları anlatıyorlardı. Şu anki durum çok kötü, evet, ama TRT’nin hâlâ az da olsa insanların vizyonunu genişleten bir yanı var. Biz nasıl burada bir şeyler yapıyorsak orada da aynı vizyona sahip insanların olduğunu düşünüyorum. Sadece bu insanların gücü ve etki alanı artmalı sanırım.

Onur: Çok görsel bir dünyada yaşıyoruz. Şu anki birçok olumsuz durumun müsebbibi olan baskın sosyokültürel güçler de hâlihazırda bu görsel dünyanın sahibi. Görsel, güçlünün hükmettiği bir yer. Ben içerik olarak Birol’un da dediği gibi alternatif bir habercilik yapmadığımızı düşünüyorum, ama baskından uzaklaşmak, güçlü olanın değil sözü olanın duyulduğu bir şey yapmak istiyorsanız sesin mecra itibarıyla uygun ve etkili olduğuna inanıyorum. Bunda belki biraz da radarın altında kalmasının etkisi var. 

Topu Ayça’ya atmak için de şunu söyleyeyim. Buradan mezun olan insanlar elbette medya sektöründe çalışabilir, ama şunu gözetmek lazım. Şu anki Türkiye’deki medya ortamı, hatta Batı’da da öyle, idealden çok uzak. Çok yanlış birtakım şeylerin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak hâlihazırda var olana göre insan yetiştirmeye çalışmanın devasa bir hata olduğunu düşünüyorum. Tabiri caizse piyasaya göre, piyasada çalışabilecek insan yetiştirmenin dünyayı daha kötü bir yer hâline getireceğini, piyasanın üzerinde insan yetiştirmenin daha doğru bir tavır olduğunu düşünüyorum. Buna göre insan eğitimi sürecine girdiğinizde o insanlar mezun olduğunda karşılaştıkları şey sizin öğrettiklerinizden bambaşka oluyor, ama o insanlardan beklenen de aslına bakarsanız içine düştükleri o yanlış ve olumsuz ortamı bir nebze daha olumlu hâle getirmeleri. Hâlihazırdaki sistemi yürütmeye dair insan eğitimine başladığınızda herhangi bir konuda iyileşme veya kalkınma beklemek en hafif tabiriyle naiflik olur. Buradan mezun olan insanlar da medya sektöründe çalışabilir elbette, ama bizim burada yapmaya çalıştığımıza benzer bir ortamla karşılaşacaklarını sanmıyorum, burada yaşadıklarına benzer bir şeyler kurmaya çalışmalarını da ümit ediyorum.

Ayça: Şu an ana akım medyada çıta biraz düşük. Sabah bir haber okudum, aynı şeyi birkaç paragrafta farklı farklı sözcüklerle anlatmış, ama aslında çok daha kısa da anlatılabilir, hiç gerek yoktu hepsini okumama. İleride bu işi yapar mıyım bilmiyorum, ama şu an yapabilmek, eleştirme gücüne sahip olmak güzel. BBC ve Sputnik gibi yayınların haberleri iyileşmeye başladı diye düşünüyorum, ya da ben yeni yeni okumaya başladığım için iyi olduğunu fark ettim (gülüyor).

Ben Elektrik-Elektronik okuyorum ve bir sinyal dersi alıyorum. Sinyal dersinde Audacity’de gördüğümüz sinyalleri işliyoruz ve birtakım matematiksel işlemler yaparak, istediğimiz sinyali elde etmek için onları değiştiriyoruz. Radyo çalışmalarım sırasında da bu işlemlerin sesi gerçekten nasıl değiştirdiğini görebiliyorum, oldukça teorik bir şeyin hayattaki karşılığını deneyimliyorum. Keşke sinyal dersi alan herkes bunu bir kere yaşasa.

Birol: Görselliğin hüküm sürdüğü bir çağda yaşadığımız konusunda Onur’a katılıyorum. Radyo haberciliğinin ya da yeni bir mecra olarak yükselen podcastlerin bir konuyu uzun uzun, farklı şekillerde, daha derinlemesine konuşmak için çok elverişli olduğuna inanıyorum. Biz RadyoVesaire’de yavaş gazeteciliğe inanıyoruz. Bir konunun günlük hayhuyda kaynayıp gitmesine gönlümüz razı gelmiyor. Farklı kaynaklara gidip, farklı uzman görüşleri alıp, konuyu farklı açılardan değerlendirmenin, uzun uzun konuşmanın, haber paketlerinin süresini bilinçli olarak uzun tutmanın önemine inanıyoruz. Şiire atıfla “ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya,” ama biz hakikaten insanların ihtiyaç duyduğu bilgiyi üretmeye çalışıyoruz. Farklı görüşleri onların kulağına taşımak, daha önce duymadıkları akademik derinlikte bilgileri, çözümlemeleri onlara sunmak çok değerli. O bakımdan radyo mecrasının, işitsel mecranın buna çok uygun olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce maliyeti çok ucuz. Televizyon gibi bir görüntü canavarı değil. Bir insanla, birkaç uzman görüşüyle bir haberin birkaç yönünü kolaylıkla kotarabiliyorsunuz. 

Son olarak şunu söylemek istiyorum. RadyoVesaire Haber’in yaşama geçirilmesinde Bilgi Üniversitesi’nin kurumsal kültürü de çok yararlı oldu. Biz burada BİLGİ’de çalışan sendikalı emekçilerin hak taleplerini dile getiren bir haber de yaptık ve bu habere rektörlük görüşünü, mütevelli heyet görüşünü de kattık. Hiç kimse de bize dönüp “Siz ne yapıyorsunuz, kurumumuzu küçük düşürecek bir şey mi yapıyorsunuz,” gibi bir sorgulamada bulunmadı. Bunun böyle bir zamanda son derece kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bu alanı bize açan herkese bu nedenle teşekkür borçluyuz.