Yaşam

Amerikan Tanrıları/Amerika’nın Tanrıları

Ve Thrym gelini tekrar öpmeye çalıştığında,   tanrının peçenin arkasından yanan korkunç gözlerini gördü.

                                                                        Snorri Sturluson-Mensur Edda

-I- 

Amerikan Tanrıları’nı ele almaya başlamadan önce on dokuz yaşına kadar yaşadığım Konya’dan aklımda kalan bir enstantaneyi size anlatmak istiyorum. 

Yedi-sekiz yaşlarında olmalıyım. Babam ve amcalarım tüccardı. Babamların dükkânında içeride patronların oturduğu ve eski “facit” yazarkasaların olduğu bölüme “yazıhane” derlerdi. O yazıhanede duvarda bir yazı bulunuyordu. “Bugün Allah için ne yaptın? Hz. Ömer”. 

Amcamın o duvardaki yazının altında yüklü miktarda bir parayı saydığını hatırlıyorum. Bu sahne aklıma kazınmıştı. Herkes dükkâna girer çıkar, günlük işler konuşulur, yarının ve belki de öbür günün planları yapılırdı. Kâr ve zarar hesaplanırdı. Ama duvardaki yazı hep soru sormaya devam ederdi. “Bugün Allah için ne yaptın?”. 

Burada size kör göze parmak bir tezadın kıssadan hissesini anlatmak hadsizliğinde bulunmak istemiyorum ve dolayısıyla da size “seküler alan” ile “dinsel alanın” açıklamasını yaparak sizi uzun uzadıya antropolojik ve sosyolojik bir çıkarıma sürüklemek istemiyorum. Dürüst olmak gerekirse bu kimsenin umurunda değil ve umurunda olmaması da artık iyi bir şey. Kaldı ki aklı başındaki herkes dinsel riyakârlığın ne demek olduğunu bilir. Meselemiz bu değil. Amerikan Tanrıları’nın derdi inanca rağmen niyetin değişikliğini takdir etmek veya yermek değil. 

Eğer Amerikan Tanrıları nedir diye bana soracak olursanız size şu yukarıdaki kısa hatırayı anlatmam yeterlidir. İster seküler, isterse de teokratik olsun, din günümüzde geçmiş zamanda ait olduğu uçsuz bucaksız toplumsal alandan vinçlerle, ekskavatörlerle, makinelerle alınmış, üstü kazınan bir mera arazisi haline gelmiş, Elliot’un The Waste Land’ini yazdıran bir çorak toprağa dönüşmüş ve kalan parçaları da küçük odalara taşınmıştır. 

Din felsefesi alanında doktora yapan biri olarak şunu söyleyebilirim; din bir otelin çekmecesindeki tozlanmış Kitab-ı Mukaddes’tir, önünden geçtiğimiz camilerin ucuz kırmızı neon lambalarında kayan yazılar olarak akan hadis-i şeriflerdir, artık babaanneden başka kimsenin bilmediği teheccüt namazıdır, yaşlı Katolik rahibenin akşam duasıdır, New York’ta köhne bir dairede oturan Sikh’in ucuz tütsüleridir. Yatak odalarında kırmızı kadifeye sarılı Kur’an’dır. Unutulmamıştır o. Sadece bir kenarda durmaktadır. Şayet mutlak bir gün gelecekse, o günü bekleyen sessiz ordunun adıdır din. 

İşte Amerikan Tanrıları’nın izleyicide uyandırdığı hissiyat ve izleyiciye anlatmaya çalıştığı tam olarak budur. Amerikan Tanrıları’nı incelemeden önce bu mefhumu anlarsak çok daha iyi ilerleyeceğimizi düşünüyorum. Kabul ediyorum, bir analoji olarak son derece sübjektif bir anıdır. Ama Neil Gaiman’da bu sübjektiviteyi olabilecek en ince ve şık şekilde okuyucuya yaşatmak istemektedir. 

Her zamanki uyarıyı burada da yapacağım. İncelememde sadece şu ana kadar yayınlanan ilk iki sezonluk Amerikan Tanrıları dizisini değil, dizinin özellikle ilk sezonuna temel bir kaynak olan kitabını da mevzu bahis edeceğiz. 

İlk olarak hikâyenin ana örgüsünün ne olduğunu hatırlayalım. 1492’de bulunduğu andan bu yana yeni kıtaya taşınanlar sadece pılı pırtılarını, öteberilerini, ucuz şaraplarını ve davar sürülerini getirmemişlerdir. Aynı zamanda günahlarını da getirdiler. Pek çoğu eski dünyada aradıkları bahtını bulamayan yersiz yurtsuzlardı. Ya mücrimler ya da günahkârlardı. Ki günahı getirdiğinizde, tanrıyı da beraberinde getirirsiniz. 

Amerikan Tanrıları’nın olay örgüsü bu özet anlatım üzerine kuruludur. Gaiman, mitolojiye yönelik olağanüstü okumasını kitaba incelikle yansıtmayı başarmıştır. Bunu nasıl yapmış olabilir? Tek bir tanrının psikolojik profili üzerinden.

Mr. Wednesday’den bahsediyoruz. Bu adamı –ya da tanrıyı zira Gaiman için artık ikisinin arasında bariz bir fark yoktur- anlamamız gerektiğini düşünüyorum. 

Önce ansiklopedik bilgiyi aradan çıkaralım. Bu sahtekâr, düzenbaz ve ikna ediciliği son derece kuvvetli olan tanrının adı Bay Çarşamba’dır çünkü hepimizin bildiği gibi İngilizce’de Wednesday, Eski İngilizce Wōdnesdæg yani Wodan’ın Günü olarak bilinir. Wodan ise tanrı Odin’in Germen kabilelerinde bilinen adıdır. Almanlar Hristiyanlığa girdiğinden beri Çarşamba gününün adı artık Wodanstagdeğildir. 

Ama Amerikalılar Wodan’ı buradan bilirler. Wednesday’den. Ve tabii ki de ülkelerine getirdikleri kadim inançlardan. Almanların unuttuğu ama Heinrich Heine’nin dediği gibi hatırladıklarında dünyaya korkunç bir nefret yayacakları bu eski mitosu Anglo-Saksonlar unutmamıştır. Wodan, hikâyenin protagonisti Shadow’un aklını çelmekle kalmaz, davasını yani son savaş olan Ragnarök’te galip olma hedefini gerçekleştirmek için Shadow’un karısının ölümünü de düzenlemiştir. Odin sadece sahtekâr değildir. Çok güçlüdür. Kurnazdır ve zekidir. Çapkın ve tehlikelidir. Sturlusson’un Manzum Edda’sında geçen Hárbarðsljóð’de köyün tüm kızlarının aklını başından alan ve oğlu Thor’la atışan Harbard, Odin’in bizzat kendisidir. 

Odin aynı zamanda bir savaş tanrısıdır. Savaş tanrısı olmanın getirdiği tüm cesaret, ileri görüşlülük ve atılganlığa sahiptir. Biz ölümlülerin anlamakta zorlanacağı etik dilemmalara düşmez, zira savaş etik dilemmanın sorgulanacağı alan değildir. O, istediğini elde etmek için savaşta herkesi gözden çıkarabilir. 

Amerikan Tanrı’larında diğer dünya dinlerinin panteonlarındaki tanrıları ya da tek tanrılı dinlerin arzda tek tük kalan temsilcilerini yanına çekmeye çalışırken, Shadow’un psikolojisini ve sağlığını bile tanımamasının nedeni budur. Odin, kurban verilen bir tanrıdır. Bu onu istemektedir çünkü o bir Hangi’dir, “asılan tanrıdır.” O kendisini, kendisine yani rün ilmini öğrenmeye kurban vermiştir. Başkasını nasıl kurban vermesin? 

Gaiman’ın Sandman’den beri bildiğimiz sapkın dünyası, Odin’in yaşama alanıdır. Zira Shadow’un karısı Laura Moon’un başına gelenler tıpkı Sandman’deki Death’i hatırlatan Laura’nın oral seks yaparken ölmesi ve ondan sonra teknik olarak ölü olmasına rağmen Deli Sweeney’nin şanslı altını tarafından diriltilmesi örneğinde olduğu gibi Gaiman’ın hayal dünyasındaki psikozun açılma noktalarından biridir. 

Herkesin Bay Çarşamba’dan nefret etmesi şaşırtıcı değildir. Ama ona Slavlar saygı duyar. Czernobog bile saygı duyar. Çünkü terk edildikleri o küçük getto apartmanında, kendilerine bir zamanlar verilen sürüler halindeki öküzlerin kanına bulandıkları kadim günleri özlemişlerdir. Amerikan Tanrıları, terk edildikleri dünyalarında Amerikan’ın Tanrıları olmuşlardır. Bunun özellikle ne anlama geldiğini açıklayacağım. 

Eğer Odin’in kim olduğunu az çok zihnimizde oluşturabildiysek şimdi diğer karakterlere bakalım. 

Gaiman, tüm mitolojinin unsurlarını kullanmakta cimri değildir. Diğer dinlerin panteonlarının hemen hepsi oradadır. Ahura-Mazda, Shiva, Belkıs, İbis, Anubis, Anansi ve niceleri. Bunların hepsine tek tek değinmeye çok gerek yok. Aralarında kadim günlerden beri süren bir ihtilaf olsa da onlar da Odin’in istediğini istemektedirler: Ortak düşmanları olan yeniçağın narsistik tanrısı Media’ya bir son vermek. 

Hepsinin kendi kompleksleri vardır. Jung’un dediği gibi tanrılar da komplekssiz değildir. Hatta aksine onlara yönelik inancın taşıdığı tehlike esasında doğaüstüne duyulan inancın insanı aptallaştırması değil, onu komplekse sokmasıdır. 

Mr. Nancy lakaplı Tano’nun örümcek tanrısı Anansi, yüzlerce yıllık zenci köleliğinin kompleksini güzel yansıtır. Burada bahsettiğimiz psikolojik bir komplekstir, siyasal olarak temsil ettiği değeri bir kenara koyarsak, Mr. Nancy’nin yerini daha iyi anlamış oluruz. 

Tanrı Anubis’in enkarnasyonu olan Mr. Jacquel ve yine başka bir Mısır tanrısı olan Mr. Ibis’te ise dünya mitoslarının en eskilerinden ve en bilge tanrılarından biri olmanın mağrurluğunu görürüz. İkisinin işlettiği cenaze evi esasında kadim Mısır inancındaki Ma’at’ın bir kopyasıdır. 

Ama her türlü mesele inanç değildir. Tıpkı Mr. Ibis’in Shadow’a dediği gibi: 

Bize inanmaman sorun değil. Biz sana inanıyoruz. 

Günümüzde insanların çoğunun probleminin imansız olması değil öznesiz olması bilinen bir şeydir. Esasında ironik olarak, Shadow tam bu öznesizlik durumu içindedir. Zira inanıp inanmayacağına henüz karar vermeden, kendisinin inanacağı bir şeyin aslında yine kendisi olduğu gerçeğine dönüp dolaşıp varmaktadır. 

Shadow’dur adı onun. Yani gölge. Gölge esasında bir arketiptir. Bir şeyin arketipi. Var olan tanrının bir mevcudiyetidir. 

Shadow’un ilk bölümde asılmasının arkasında bu gerçek yatar. Shadow, Odin’in şimdi ezeli düşmanı olan Media’nın serserileri tarafından ağaca asıldığında, Odin’in kurbanının Gerardcı bir mimesini yaşar. Bu mimesisle Shadow bir Odin-gölgesi olmuştur. Ama fazlası vardır. 

Shadow, ilk bakışta Odin’in kitapta 1930’larda intihar eden ama dizide ikinci sezonda politik bir mesaj verme amacıyla 1940’larda intihar ettiği anlatılan, oğlu Thor’un bir gölgesi gibi düşünülür. Shadow bize Odin’in kaybettiği oğlunun bir yansıması gibi gelir. Ancak Gaiman bize daha önceki kitaplarında yaptığı gibi okuyucuyu ters köşeye yatırmayı sever. Zira kitabın sonuna doğru Shadow’un gördüğü bir rüya/vizyonu dikkatten kaçırırsak yanılmış oluruz. Shadow ağaçta asıldığı sırada gördüğü bir vizyonu hatırlar. Annesinin, Odin’le olan ilişkisini. Shadow, Thor’un yansıması veya gölgesi değildir. O, American Gods’tan daha sonra aynı yazar tarafından yazılmış olan Glen Hükümdarlığı kitabında da verilen ipucunda olduğu gibi Odin’in ilk ölen oğlu Balder olabilir. Bir teoriye göre, Odin gelecek olan savaşta Balder’ın ruhunu enkarne etmesi için Shadow’un annesiyle ilişkiye girmiştir. Balder de tıpkı Grimnismal kitabında olduğu gibi rüya ve vizyon görme yeteneğine sahipti. Bu esnada Odin’in eşi Freya’nın nerede olduğu tartışma konusu olsa da Shadow’un gerçek kişiliği hakkındaki b bu açıklamayı daha akla yatkın buluyorum ama şu da var; 

Bay Çarşamba, Shadow’u telkin ederek kar yağdırmayı bile başarmıştır. Burada doğrudan inanç ve inanç nesnesi arasındaki ilişkide inananın psikolojisine bakıyoruz. Shadow bir İsa figürü de olabilir. Mamafih, dinler tarihinin derinliğine girenler için Balder’in İsa’ya benzerliği üzerine yapılan tartışmalar aklımıza gelmeli. Balder öldüğünde, onun ölümünü tertipleyen dev bir cadı kılığına giren Loki hariç dokuz âlemin “onun için yas tuttuğunu” hatırlayalım. Bu anlatı tartışmaya açık olmakla birlikte, İsa figürüne ve onun hizmet ettiği teolojik amaca benzemektedir. Balder de Sturlusson’un sagalarında tarif edildiği gibi “parlak ve günahsızdır”. 

“Tanrı, onu günahsız yarattı ki bizim günahımızı taşısın” der Korintiyalılara mektup, 5:21. Ve ayrıca Balder’in ölümü eninde sonunda Tanrıların da ölümüne giden Ragnarök’e doğru bir dizi felaketin de habercisi olacaktır. Burası da teolojik anlamda Hristiyanlık fikriyle uyumludur. 

Her ne olursa olsun, Gaiman bir mitos flaneur’ü yaratmayı başarmıştır. Benjamin’in flaneur’ünden farkı ise bu flaneur’ün kaldırımlarda gezmesi değil, atlıkarıncaya binmesidir. 

-II- 

Senin tanrıların, ölümlülerin veya her ikisinden olan eşkâline

Hangi yapraklı saçak müptela oldu? 

Tempe’de veya Arkadya’nın vadilerinde?

John Keats- Grek Vazosuna Kaside (çev. Argun Sezer). 

Bu bölüme paradoksal olarak görünen ikinci sezon neden başarılı oldu ve neden başarısız oldu sorusuyla başlayalım. Kimilerine göre başarısız oldu çünkü sevilmesi mümkün olan bir “lore”, mitosla çelişen kimi sosyal ve politik mesajlarla donatılarak heba edildi.  Kimilerine göre de kitapta bulunmayan daha fazla mitolojik hikâye ve rengin katılması ikinci sezonu daha başarılı hale getirdi. 

Ancak her ne olursa olsun belki de ikinci sezonun en vurucu bölümü, Mad Sweeney’nin hikâyesi ve yine kitapta farklı şekilde tasvir edilen ölümü olmuştur. Yani Mad Sweeney olarak bilinen Suibnhe Mac Colmain’in hikâyesi. 

Patricia Monaghan’ın Kelt Mitolojisi ansiklopedisinde Mad Sweeney’nin hikâyesi detaylı bir şekilde anlatılır. Normalde tek başına bir destan olmayıp, dokuz kralın hikâyesini anlatan The Cycle of The Kings destanının bir parçasıdır. Kitapta belirtilmeyen Sweeney’nin kaderi, İrlanda ve Kelt mitolojilerinde, savaş sırasında kuduran Kral Suibhne’nin hikâyesiyle özdeştir. Kısaca, Kral Suibhne topraklarında Hristiyanlaştırma çabasında bulunan bir rahibi ve onun kâtiplerini mızrakla katleder ve rahip ölmeden önce, öldürdüğü mızrağın üzerine düşerek ölmesini isteyerek ilenir. Kitap ise hikâyedeki laneti rahibe değil ama Odin’le özdeşleştirilen Balor’a bağlayacaktır. 

Lanet yerini bulur. Mad Sweeney, Odin’le arasında geçen bir tartışma sonunda Shadow’un engellemelerine rağmen Odin’in Gungnir (Eski Norse dilinde “salınan”) adındaki mızrağının üstüne düşerek ölür. 

Burada Mad Sweeney’nin hikâyede daha fazla önem kazandığı bir gerçek. İkinci sezonda, normalde kitapta ikincil öneme sahip varlıkların hikâyelerinin daha fazla üstünde durulduğunu söylemek mümkün. İfrit ve Salim’in ilişkisi, Haiti Lua’ları olan ve oldukça önemli iki mitolojik post-kolonyal ve pre-kolonyal figür olan Baron Samedi ve Maman Brigitte’in hikâyeleri, İskandinav ve Anglo-Sakson mitoslarındaki kaderin kız kardeşlerine ve Nornlara benzeyen Slav mitolojisindeki Zorya kardeşlerin New York gettosundaki hayatları… 

Bunlara karşılık dizinin ikinci sezonu kitapta hiç bulunmayan bir talebi de karşılıyor; politik endişeleri. 

Burada eleştirinin nereye getirildiğini anlamak mümkün. Örümcek tanrı Anansi’nin “zenci tanrılara” cenaze evinde verdiği söylevde Amerikan marşı okunduğu sırada diz çöken NFL oyuncularına gönderme yapması, Odin’in intihar eden oğlu Thor’un kitapta intihar ettiği tarihin 1932 olmasına rağmen dizide Nazilere gönderme amacıyla 1942’ye çekilmesi artık dizi izleyicilerinin alışık olduğu şeyler. 

Burada kapsamdan çıkmadan şunu söylersek yeter; insanların çoğunlukla tv şovları, kitaplar, bilgisayar oyunları ve benzeri hobi/eğlencelerinde kaçınmak istediği şeyler sadece günlük hayatın baskısı, dinsel veya politik baskılar, politik müdahaleler değildir. Onlar aynı zamanda gerçekliğin kendisinden kaçışı da arıyorlar. Çoğu zaman nefret söylemlerine karşı haklı bir duruş olan politik doğruculuk bu gerçekliği –hele Amerikan Tanrıları örneğinde- anlatıya dâhil ederek izleyici ve onun kurmaya çalıştığı tasavvur dünyası arasına bir nev’i duvar örmektedir. Bunun yanında bu tip politik mesajların altındaki kaygının Batı dünyasının diğer toplumlara yönelik reel-politik tutumuna karşılık, “üçüncü dünya vatandaşlarına”, siyahilere, kadınlara, eşcinsellere ve diğer madunlara medyada birincil rol vererek günah çıkarma çabası olduğu da iddia edilmektedir. 

Şayet tanrılardan konuşuyorsak bu politik mesaj çabasının ne kadar kof olduğu fikrine varabiliriz. Tanrıların dünyevi işlere bulaşması görülmemiş şey olsa da bu kadim zamanlarda onların işinin gücünün politika olduğu anlamına gelmiyordu. Çünkü hükmetmek ve tanrılaşmak arasındaki çizgi muğlaktı. İlyada’da Apollo’nun Truvalıların tarafını tutarken, Athena’nın Atreusoğullarının tarafını neden tuttuğu üzerine George Thomson’dan ve benzeri yazarlardan binlerce örnek verilebilir. H.R. Davidson, İskandinav mitleri ve sagalarıyla, arkeolojik veriler arasında yaptığı karşılaştırmada, gömülerde çıkarılan insan buluntularındaki şiddet izlerinin bir kurban ritüeli mi yoksa idam gibi bir cezalandırma fiili sonucu mu olduğunun oldukça tartışmalı olduğunu söylemektedir. 

Kısacası, paganizmin egemen olduğu çağlarda teokrasi hep bu muğlak çizgide olduğu için tanrıların teolojik-politik duruşları, semavi dinlerde olduğu kadar belirgin değildir. Tıpkı Bay Çarşamba’nın ikinci sezonda eşcinsel ifrit ve onun sevgilisi Salim’e dediği gibi: 

Yahweh bazen dar görüşlü olabiliyor. 

Şu ana kadar, dizinin temel hikâye örgüsünü oluşturan bir cepheden bahsettik. Tanrıların cephesinden. Esasında Amerikan Tanrıları hikâyesinin güzelliği sadece protagonistler olan tanrıların mitolojisini resmetmesinde değil, antagonistlerin de esaslı bir şekilde tasvirinde yatmaktadır. 

Yani Media’nın. Toplumsal, politik, seküler gücün ezici üstünlüğünün aynası olan medyanın. Sadece medya değil, genel olarak dünya düzenini temsil eden değerlerin…

Daha önce yaptığımız gibi yine teknik bilgiyi aradan çıkaralım. Media, esasen yeni eğlence dünyasını, modern çağın iletişim araçlarını temsil ediyor gibi görünse de, kitabın on dördüncü bölümünde Mr. Nancy’nin bir konuşmasından verdiği ipucu, onun meşhur bir tanrıçanın enkarnasyonu olduğu fikrini düşündürtmektedir. İsmi Hesiodos ve Euripides gibi antik dönem yazarlarının trajik hikâyelerinde geçen Medea’nın, metatezidir Media. 

Bu kelime oyunu bizi yanıltmasın. Yazının sonunda buna değineceğiz. 

Bu benzerliğin ötesinde başka bir benzerlik de dikkatimizi çeker. Euripides’in Medea’sı nasıl trajik bir karakterse, Media bu trajediden bihaber bir trajediye sahiptir. Egosunun kırıldığından bihaberdir. Onun için dünya ana mitosunun yerini –ki ikinci sezonda Mr. World bu profanlığı dolduracaktır- hükmedici, zorba, amirane bir dünyevi tasarı alacaktır. 

Medea, Yunan mitolojisinde Hekate’nin rahibesi ve büyücüsüdür. Hekate, Jung’un da analizlerinden bildiğimiz bir Büyük Anne arketipidir. Hekate’nin cadıları da bu arketipin kopyalarıdırlar. Medea’nın enkarnasyonu olan Media’nın üstlendiği rolü burada daha iyi anlayabiliriz. Burada feministlerin bir itirazı olabilir; kötücül varlığın personasını temsil eden neden bir dişidir? 

Doğru soru şu olacaktır; kötücül varlığın personasını temsil eden dişi midir? Media, temelde dişil hiçbir prensibe bağlı değildir. İktidarı ve hükmetme arzusu, Lady Macbeth’i gündüz fenerle aratacak kadar kuvvetli ve gözü kördür. O artık Tevrat’taki Judith gibi, kötülüğün temel ilkesine kendisini kurban vermiştir. 

Böylelikle Medea, Media olur. Dünyanın tanrıçası, sosyal medya tanrıçası, sinekleri, gözlere set çeken tanrıça. Yani Amerika’nın Tanrısı. 

Bu noktada ikinci sezon bölüm dörtteki çok kısa bir sekans Media’nın ve onun temsil ettiği değerlerin bütünü hakkında bize ipucu verir. Mr. World, binadan çıktığında şekerci izci kızları görür. Kızlardan birinin yeleğindeki rozette aşağıdaki yazı vardır. 

E pluribus unum. Pek çok arasından, birinci. 

Yazının hemen üstünde de özellikle Internet çağında pek çok komplo teorisine konu olmuş Horus’un her şeyi gören gözünün olduğu piramit bize bakmaktadır. 

Amerikan Tanrılarının “lore”u, kadim öğreti ve modern öğreti arasındaki savaştır. Bunu lafın gelişi söylüyoruz, kimisi için modern fikirlerin bazıları modern değildir, kimisi için de kadim bazı fikirler daha moderndir. Hayır. Burada anlatılan savaşın iki durum, iki hâl arasındaki savaş olmasıdır. Tanrıların ordularının istediği kendilerinin hükümdarlığı olsa da, onlar da hükmettikleri zamanlardan bilmektedirler ki insana boyun eğdirilemez. Media’nın uhdesindeki varlıklar (Argus, Technical Boy vs) ise salt hükmetme iradesinin temsilidirler. Her şeyi gören Horus gözü ve Media’nın Medea’nın metatezi olması bu şekilde açıklanabilir. 

Ancak bundan ötesi de vardır. Media, yeni bir insanın tanrısı mıdır? Yoksa eski insanın eski tanrısı mı? Belki de cevabı hiçbir zaman bilinemeyen bu soruya Amerikan Tanrıları da gnostik bir imge koyarak cevap verir. Dünyanın kötülüğünü temsil eden varlıklar hep buradadır. Arka plandakileri herkes göremez. Belki de onlar da kendilerinin kim olduklarını bilmiyorlardır. Vahdetname’den anladığımız kadarıyla; 

Daha Allah ile cihan yok iken

Biz onu var edip ilan eyledik

Hakk”a layık hiçbir mekan yok iken

Aldık Hanemize mihman eyledik

Tanrıları yaratanla insanı yaratanın sorusudur bu…Üzerinde el sıkışamayacağız bir gerçeğin mücadelesidir. Bu gerçek ise Amerikan’ın Tanrılarıdır.