Sanat

Buzdolabıyla Dans: Taldans – Dolap

Buzdolabıyla dans etmek nasıl bir şeydir? Taldans’ın ‘Dolap’ adlı modern dans gösterisinde, 70’lerden kalma eski bir buzdolabı, bir çiftin dansının parçası olmayı başarıyor. Mustafa Kaplan ve Filiz Sızanlı’nın yaratıcı ve sembolik dans gösterisinde bu hantal ve ağır nesneyi kullanım şekillerini deneyimledikten sonra buzdolabının anlamını, yaşamınıza dair çağrıştırdıklarını ve dansı tekrar sorgulayacaksınız. 

Taldans 2003 yılında, aynı zamanda elektrik mühendisliği mezunu olan Mustafa Kaplan ve mimarlık mezunu olan Filiz Sızanlı tarafından kuruldu. İkili,  1996 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olan Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nda ortak bir projede çalışırken tanışmışlar ve grubun filizleri de bu süreçte atılmış. ‘Dolap’ da 2000 senesinden beri hem Türkiye’de hem de Avrupa’da bir çok ülkede sergilenmekte. Ben de gösteriyi Kasım ayında Budapeşte’de ‘Trafo’ adlı modern dans merkezinde görme fırsatı buldum. Büyük bir sahnesi olan ve şehrin en önemli modern dans merkezi olan salonun ağzına kadar dolu olduğunu görmek mutluluk vericiydi.

Gösteri, yerde yatmakta olan ve çevresi bantlanmış bir buzdolabı ile başlıyor. Bir kadın ve erkek, bere ve salaş kıyafetlerleriyle gelerek dolabı taşıyacaklarmış gibi yerden kaldırırlar ve bu gündelik iş bir anda gerçekliğinden sıyrılıp karşılıklı bir oyuna dönüşür ve ağır dolabı birbirlerinin üzerine devirmeye başlarlar. İkisı de yere sırt üstü yatar ve üstüne devrilen dolabı bacaklarıyla durdurup bir ‘leg press’ makinesindeymiş gibi ittirerek diğerinin üzerine yollarlar. Mekanik bir şekilde bu hareket bir çok kez dansçılar ve izleyiciler tarafından deneyimlendikten ve seyirci  ‘acaba bu hareketi ne kadar tekrarlayacaklar’ ve ‘bu hareketten ve buzdolabından ne kadar farklı kombinasyon ve hareket çıkarılabilir’ diye sorgulamaya başlamışken olaylar gelişir. Önce, sırtları üzerinde saat yönünde daire çizerek ‘dolap çevirme’ye başlarlar – sanki dansçılar saatin akrep ve yelkovanı, dolap da kadranıdır, ve zaman bu karşılıklı çatışma ile akmaktadır. Sonrasında gösteri boyunca buzdolabı dansçılar tarafından farklı uzuvları kullanılarak diğerinin üzerine ittirilir, üzerine çıkılır, yere atılır,kapağı çıkarılıp içine girilir, sonra kapağı tekrar takılıp koli bandıyla defalarca etrafında dönülerek bantlanır. Dolap zaman zaman gümbürtüyle yere düşer ama kaldırılıp oyuna devam edilir. Bazen biri buzdolabının altında kalır, ama diğeri onu enkazın altından çıkarıp tekrar rutine dahil eder. Ne o buzdolabını durağan şekilde bırakabilirler, ne de birbirlerini rahat bırakabilirler. Neyse ki 40 dakikalık performans sonrası bir kaza olmadan durabilirler ve Sisifos’un ittirdiği kaya gibi sonsuz bir döngünün içinde bulunmadıklarını görerek bir miktar rahatlayabiliriz. Bir buzdolabı ile neler yapılabileceğinin estetik olarak farklı şekillerde sunulabilmesi ve bunu yaparken de birçok sembolik okumaya yol açabilmek gerçekten etkileyici.

Hareket halindeki bir nesne olarak buzdolabı

Kareografi oluşturulurken ‘hareket halindeki nesne’ye, yani bir yerden başka bir yere taşınan buzdolabına, duyulan ilgi başlangıç noktası olarak alınmış. ‘Dolap’ın yaratıcıları, gösteride insan vücudunun makinenin ağırlığı ve büyüklüğü ile karşılaşmasını incelersek buzdolabının gitgide daha aktif ve etkili olduğunun farkına varacağımızı söylüyorlar.[1]Bu açıdan baktığımızda seyircinin karşılaştığı şey bir aracın yer aldığı bir düet değil, üçlü bir dans. Kişinin buzdolabını itmesi ve onun üzerine gelmesine farklı şekillerde karşılık vermesi de aslında dans partneriyle ilişkisinden farklı değil. 

Bu düşünceyi herhangi bir nesnenin danstaki rolüne uygulayabiliriz, ama dolap, büyüklüğü ve ağırlığı ile özne olmaya daha yakın bir nesne. Gücünü de bu özelliklerinden alıyor. Sonuçta özne dediğimiz şey dünya üzerinde etki yaratabilen varlıktır, ve gücünü de yol açtığı etkilerin büyüklüğüne göre belirleyebiliriz. Buzdolabı, diğer kişinin üzerine doğru devrildiği ilk anda ağırlığını hepimize hissettiriyor. Dansçıların bacaklarıyla onu ittirmeye çalışırlarken harcardığı efor ve dolabın yere düşünce çıkardığı ses de bu yöndeki algımızı pekiştiriyor. Buzdolabı, büyük bir yaratık gibi sahneyi kaplıyor ve gösterinin merkezi haline geliyor.

Modern dansta farklı şekilde nesnelerin kullanımı oldukça yaygın. Hatta bir gösterinin ana yapısının o dansta kullanılan aracı nesneye büyük oranda bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Sonuçta dans, hareketlerin sanatıdır ve hareketler de mevcut araçlara uyum sağlamak zorundadır. İpe bağlı hafif bir topun salınım hareketi hem o nesneyi eylemi üzerinden belli bir özne haline getirir, hem de diğer kişilerin onla ilişkisini düzenler. Kişi, o topa belli bir hareket kazandırırken ona uygun fizik kurallarına göre davranır ve hareketlerini ona göre belirler. Sahnedeki nesneler de o gösterinin dünyasının fizik kurallarını ve orda yaşanan hayatın koşullarını belirler. Normal dünyaki yaşayış biçimimiz de çok farklı değildir zaten. Nesneleri onlarla ne yapabileceğimiz üzerinden algılarız – bıçağı bıçak yapan kesebilmesi ve saplanabilmesidir. Bıçak ‘kavram’ı nesnenin bu özellikleri üzerinden belirlenir. Bu doğrultuda, sahnede buzdolabının varlığı, ağır bir nesne olarak hareket olasılıkları ve diğer özneler üzerindeki etkisi ile değerlendirildiğinde seyirciyi farklı bir fiziksel dünyanın içine sokuyor. Her ne kadar dans bir tür olarak sinema ve edebiyattaki kadar gerçeklik algımızla oynayamasa da bizi değişik bir dünyanın içine yerleştirir. Bu gösteride de sahnedeki dolap, çok alışık olunmayan farklı eylem olasılıkları sunduğu için buzdolabı kavramımızı genişletirken ağır nesneler hakkındaki algımızı da esnetiyor. Bununla beraber tabii ki farklı bir estetik deneyim sağlıyor: Zarif ve esnek hareketlere sahip olan dans türleri beraberinde ona uygun nesnelerin kullanımını getirirken, bu kadar ağır bir nesnenin akışkan bir şekilde dansa entegre olması farklı bir tecrübe sunuyor. Taldans ekibinin mühendislik ve mimarlık arkaplanının nesnelere ve mekana dair derin bakış açılarında etkili olduğu aşikar. Bizi hem sanat yapının kendi gerçekliği içine sokmayı başarırken hem de dünyamıza dair gerçekliğimizi yapıcı bir şekilde sorgulatıyorlar.

Sınırların kaybolması

Gösteride etrafı bantlanmış eski bir buzdolabı kullanılmakta. Bildiğim kadarıyla her gidilen ülkede gösteri için farklı bir buzdolabı kullanılmış. Bu durum, gösteriye ekstra bir bilinmezlik ve sürpriz katmanı katıyor, çünkü dansçılar tamamen alışık olmadıkları ve yeterince adapte olma şanslarının olmadığı bir nesne ile ilişki içine girip gösteriyi gerçekleştirme durumunda kalıyorlar. Modern sanatta olduğu gibi modern dansta da bilinmezlik ve şans unsuru önemli yer kaplamıştır. Bu doğrultuda, gösterinin kareografik yapısındaki bazı unsurlar herhangi bir dramatik veya tematik hedef gözetmeden belirlenerek (veya belirsiz bırakılarak) klasik dansın sınırlarını yıkmak ve belli bir amaca hizmet eden determinist anlatı yapısına karşı çıkmak amaçlanmıştır. Bu yaklaşımın en keskin örneğini Merce Cunningham’ın tekniğinde görebiliriz. Cunningham’ın öğrencileri, danstaki bazı hareketlere dair kararların bazen zar atılarak karar verildiğini anlatırlar.[2]Cunningham’ın radikal ve deneysel kompozisyonlarıyla ünlü müzisyen John Cage ile beraber olduğunu ve ortak bir çok projeye imza attıklarını göz önüne alırsak bu tarz seçimler bizi şaşırtmamalı. ‘Dolap’ın performansının da bu açıdan bilinmezliğe ve şansa açık olması Cunningham metoduna gayet uygun. Her performansın kendine özel olması ve bilinmezlik içermesi nedeniyle  her gösterimin farklı bir deneyim yaratabildiğini tahmin ediyorum. 

Gösteri oluşturulurken ‘prova’ ve ‘performans’ arasındaki sınırların yok edilmesi amaçlanmış. Bu amaç da bahsettiğimiz ‘bilinmezlik’ unsuruyla birbirini tamamlamakta. Her performansı, bir son üründen ziyade sürecin bir parçası olarak görebiliriz, ya da her gösterimi bir prova olarak da değerlendirmek mümkün. Tehlike unsurunun varlığının da bu bilinmezliği pekiştirdiği söylenebilir. Dolap, dansçının üzerine devrildiğinde, seyirci istem dışı olarak her seferinde yerde yatan dansçının o dolabı ittirip ittiremeyeceğini düşünüp heyecanlanıyor. Gösteri boyunca da bu duygu belli gerilimlerle arttırılıyor. Bu açıdan, tehlike ve bilinmezliği birbirlerini destekleyen unsurlar olarak alabiliriz. Son senelerde gösterimleri artmakta olan ve akrobatik unsurlar içeren dans gösterilerinin de benzer bir öğeyi kullandığını söyleyebiliriz. Sirklerden aşina olduğumuz bu unsurlar tehlike duygusuyla beraber bilinmezliği getirmekte, bu da her performansı biricik hale getirmektedir. İşlerin ters gidebileceğini bilmek izleyicinin yaşadığı deneyimi daha özel hale getirir ve karşı karşıya olduğu şeyin provası yapılan ve sonu belli olan bir sanatsal üründen farklı olduğunu hatırlatır.

‘Dolap’ın kareografisinde müzik kullanılmaması da Cunningham metoduna uygun ikinci bir unsur. Modern sanatın ortaya çıkışındaki ana motivasyonlardan biri de dansı bir ‘ana sanat dalı’ olarak ortaya koymaktı. Bunu başarabilmek için de dansı müzikten ve dramatik anlatıdan (tiyatro) bağımsız hale getirmek gerekiyordu. Anlatıdan bağımsız hale getirilmesi, bahsettiğimiz gibi anlatı kurgusunun yıkılması ve şans faktörüne yer verilmesi ile gerçekleştirildi. Müzikle bağımlılığı ortadan kaldırarak ise hareketin öne çıkarılması amaçlanıyordu. Cunningham, performansları için müzikleri bazen dansçılara son prova anına kadar dinletmezdi. Bazı eserlerinde kareografiyi düzenlerken müziği John Cage ondan bağımsız ve habersiz bir şekilde hazırlardı. ‘Dolap’ta ise müziğe hiç yer verilmemekte. Bu şekilde seyirci hem hareketlere hem de eyleme yoğunlaşabiliyor, hem de dolabın çıkardığı sesler daha yoğun bir şekilde hissediliyor. Tüm bu unsurları değerlendirdiğimizde bir yandan bazı sınırların ortadan kaldırılmaya çalışıldığını görürken (prova ve performans arasındaki; dans ve akrobasi arasındaki) diğer yandan dansın müzik ve tiyatro ile bağlarının koparılarak kendi sınırlarının keskinleştirildiği yorumunu yapmak mümkün. Tabii ki bu keskinleştirme geçici bir kendini bulma olarak ele alınmalı, çünkü modern dansta benimsenen temeller geleneksel dansların kuralları gibi fazla sorgulanmadan benimsenecek biçimsel yasalar değiller. Bu kuralları, belli amaca hizmet eden politik ve estetik prensipler olarak kabul etmek daha doğru.

Çatışmalı İlişkiler

Kullanılan nesne bir buzdolabı iken gösterinin isminin ‘dolap’ olduğu göz önüne alındığında, nesnenin daha genel anlamıyla ‘içine bir şeyler konulup saklanan kapalı bir alan’ olarak düşünüldüğünü söyleyebiliriz. Bu doğrultuda sadece mutfakla değil yatak odasıyla da çağrışım kurmamız istenmiş olabilir. Hangi açıdan alırsak alalım sembolik okumasını benzer şekillerde yapabiliriz: İki kişinin ilişkisinin çatışmalı doğası ve bir dolabın bu çatışmadaki rolü – ağır bir nesne olarak ve kişilerin hayatlarına dair unsurları sakladıkları bir mekan olarak.

Bireyin yaşadığı çatışma ve yabancılaşma, modern sanatta sıkça işlenen bir konu. Yapısal olarak üç tarz çatışmadan bahsedebiliriz: Bireyin dünya ile çatışması ve dünyada bulunmanın getirdiği varoluşsal sorunlar; bireyin içinde bulunduğu toplum ile çatışması ve ondan yabancılaşması; ve bireyin ‘diğeri’ ile (başka bir özne ile) yaşadığı çatışma. Bu çatışmaların hepsindeki ortak nokta, insanın tamamen bağımsız olamazken ve karşısındaki ihtiyaç duyarken (dünya,toplum ve diğerine) bir yandan da karşısındaki ile bağını sorunsuz ve yıpranmadan yaşayamaması. Bu gösteriyi de ikili ilişkinin çatışmalı doğası üzerinden okuyabiliriz. Gösteri boyunca kadın ve erkek, birbirleri üzerine dolabı devirirler. Bu aktivite, birinin düşmanına karşı yaptığı bir saldırının şiddetini içermez. Karşısındakinin gücünü bildiklerini gösterir bir şekilde dolabı diğerinin üzerine devirirler: Karşısındakinin kaldırabileceği kadar bir hız ve güçle, daha fazlasıyla değil. Olur da biri dolabın altında kalırsa diğeri onu ordan kurtarır, ezilmesini istememektedir, ama bir yandan da onu kaldırdıktan sonra tekrar dolabı üzerine devirir. Diğeri yerde yatıyor ve dolabı karşılayabilecek gibi gözükmüyorsa onun önce hazır hele gelmesi beklenir ve sonra üzerine dolap devrilir. Birey, ne diğerini kendi haline bırakıp onun bu ilişkinin dışına çıkmasına izin verebilir, ne onun ezilip tamamen yok olmasına göz yumabilir, ne de karşısındakiyle dolabı ittirmeden sakince öyle durabilir – ta ki gösterinin sonuna dek. Dolapla yapılan ittirmelerde bir durağanlık ve mekaniklik de söz konusudur. Sanki günlük hayatın zorunlu bir ritmi uygulanıyor gibidir. Belki de bu yüzden biri buzdolabı enkazının altında kaldığında kurtarılıp tekrar oyuna dahil edilir. Kişinin gözünde bu süreç belki bir çatışma bile değildir ve üstlendiği rolü belli bir görev bilinciyle sürdürmektedir.

Sembolik olarak buzdolabı

Dolabın, insanların birbirleri üzerine attığı bir nesne olmasının dışında ilişkilerdeki rolü nedir peki ? İnsan, tüm duygularını ve düşüncelerini açığa vurmaz. Karşısındakine karşı kendisini tamamen dışavurmadığı gibi, duygusal dünyasının kapılarını kendisine de tamamen açmamayı tercih edebilir. Sorgulama, bireyin kendisine ya da ilişkiye yönelik olsun, hayatın olağan akışını sekteye uğratır. Yatak odamızdaki eşyaları toplayıp hızlı bir şekilde dolabın içine tıkarsak etraf toparlanmış olur, ama dolabın içi düzensiz bir şekilde dolup taşar. Gün gelir, bu dolap ağırlaşacak ve taşacak raddeye gelecektir. Öyle olduğunda artık dolabı açmaya cesaret edemeyebilir insan. Ya içindekileri görmek istemez, ya da toparlamak artık çok zor olmuştur. Ama bir yandan da dolabın ağırlığı artık onun yoksayılmasını engeller. Dolabın ve içindekilerin varlığı yadsınamaz. Kişi, ağırlaşmış bu dolabı karşısındakinin üzerine atmayı tercih edebilir – sorumluluğu ve ağırlığı diğerinin üzerine atmayı. Dolabın içine eşyaları düzgün ve dikkatli bir şekilde yerleştirmiş olmak baştan işi çözer miydi? Belki bir derece, ama sonuçta dolaba konan şey kapağının arkasına atılmış ve ulaşılamaz hale getirilerek günlük hayattan uzaklaştırılmıştır. Bu açıdan artık hayata dışsal, bireye ise içsel ama kapalıdır.

Kullanılan dolabın bir buzdolabı olması üzerinden de ekstra okumalar yapılabilir. Kullandığımız binbir türlü teknolojik aletin içerisinde buzdolabı hala başlardaki yerini koruyor, çünkü en temel ihtiyacımızı karşılıyor. Günden güne de buzdolabına bağımlılığımız artıyor. Zaten uzun süredir avcı-toplayıcı insanlar değiliz. Şehirli insanlar olarak gıdalarımızdaki üretim payımız da vaktimizin kısıtlı olması nedeniyle sınırlı.  Tabii ki gündelik hayatta ahçılık son zamanlarda popülerleşen ve insanların edinmeye çalıştığı bir meziyet. Ayrıca şehir insanı kendi saklanabilir gıda ürünlerini yapmaya, organik beslenmeye ve (uygun alan bulanları da) kendi sebze-meyvelerini yetiştirmeye çalışıyor. Ama bütün bunları ya doğadan kopmamıza dair bir tepki olarak bir alan yaratma çabası, ya da gitar çalmak, şarap tatmak gibi bir hobi edinmenin parçası olarak görmek daha doğru olabilir. Ne olursa olsun, önceki kuşaklara göre daha fazla hazır ürün kullanıyoruz. Hazır kullanmadığımızda da belli ürünleri alıp buzdolabına ya da buzluğa atarak istediğimiz zamanda kullanmak üzere donduruyoruz. Şüphesiz ki bu, beslenmemize dair büyük bir özgürlük getiriyor ve mevsimlere bağımlığımızı azaltıyor, ama buzdolabının beslenmemizdeki pozitif rolünü insan psikolojisine ve ilişkilerine de pozitif bir çağrışımla uyarlamak pek mümkün değil. Dolaba dair dediklerimiz buzdolabına uyarlandığında daha da keskin bir şekilde kendini gösteriyor. Birey, belki de bazı duygularını, isteklerini, düşüncelerini daha dışavurmadan ve çözümleyemeden buzdolabına kaldırıp dondurmayı tercih ediyor – belirsiz bir gelecekte tekrar çıkarmak üzere kaldırıyor. Bu unsurlar donduruldukları için ana özelliklerini (geçici olarak?) kaybediyorlar ve bizi artık rahatsız etmiyorlar. Bu doğrultuda buzdolabı, zamanla daha güçlü ve keskin bir hale getirdiğimiz bastırma mekanizmamızı ve ulaşılması zor bir bilinçaltını temsil edebilir. Belki bu şekilde ruhumuzun besinlerini ömür boyu donmuş bir halde bırakabiliriz. Bunu olumlu olarak ele almak tabii kolay değil. Donmuş duygularımızı çıkartıp aynı tazeliğiyle tekrar yaşayıp yaşayamayacağımız büyük bir soru işareti. 

Gösterinin ilerleyen bölümlerinde buzdolabının kapağı açılıp atılıyor ve dansçılar dolabın içini araştırıyorlar. Bir noktada geri dönüp dolabı açtığımızda sakladığımız şeyleri aynı şekilde bulabilecek miyiz, yoksa bozuldular mı? Çözüp ilk anki içeriklerine ulaşmamız mümkün olacak mı? Ulaşsak bile biz değiştiğimiz için bu bir işe yarayacak mı? İşe yarayacak olsa bile onlara tekrar ulaşmak istiyor muyuz? İstesek belki zaten baştan dondurmazdık. Yüzleşmek isteseydik dolabın kapağını kapadıktan sonra açılmasın diye bantlamazdık. O unsurların dondurulmuş olması, onların çözümlenmesini fazla istemediğimizin göstergesi. Bazı şeyleri ne atabiliyoruz, ne de yiyebiliyoruz. Ne vazgeçebiliyoruz, ne de onunla yaşayabiliyoruz. Gösteride de dolabın içinde istediğini bulamamış olacaklar ki, dansçılar kapağı kapatıp tekrardan defalarca bantlıyorlar.

Gösterideki buzdolabının kullanımına bir çok farklı okuma yapmak mümkün. ‘Dolap’, seyirciye estetik olarak alışılmadık bir deneyim sunarken, bir yandan da onun dünyadaki fiziksel ve psikolojik varoluş biçimini yaratıcı bir biçimde sorgulatıyor. Bunu yaparken de zengin bir sembolik altyapı sunarak yol açtığı çağrışımlarla izledikten sonra da iz bırakmaya devam ediyor. Bu açılardan izleyicinin bir modern danstan tüm beklentilerini karşılamayı başarıyor.  Londra’da bulunan Sadler’s Walls Tiyatroları’nın sanatsal direktörü Alistair Spalding’in söylediği gibi, bir modern dans gösterisine gittiğimizde ne izleyeceğimize dair bir fikrimiz olmaz ve ne bekleyeceğimizi bilemeyiz. Ama modern dansın getirdiği en büyük değer de zaten budur. Modern sanat sürekli olarak kendini yaratmaya devam eder. ‘Dolap’ da modern danstaki değişimlere ayak uydururken bir yandan da onu yeniden yaratmayı başarıyor.


[1]https://taldans.com/repertory/dolap/

[2]O’Brien, Bernaddetter, 2015, Dance Rebels: A Story of Modern Dance, BBC.